GÜNCEL

Hilal Kaplan : Tezkere ve sorular

Tarih
03 Ekim 2014
İzlenme
Kişi
Yazar
Hilal Kaplan
3 Ekim 2014...
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'ndan ülkeye dönmeye hazırlanırken Başkan Obama'nın telefonla katıldığı Joe Biden ziyareti, Türkiye'nin IŞİD karşıtı koalisyon için hayatî önemde olduğunun göstergesi. Bununla eş zamanlı olarak, bir yıldır yabancı basında IŞİD yanlısı gibi gösterilmeye çalışılan Ak Parti hükümeti için, birden 'Size ihtiyacımız var' temalı haberler çıkması da tesadüf değil.
Türkiye, sınırındaki IŞİD tehdidiyle baş etmek için bazı girişimlerde bulunmaya hazırlanıyor. Meclise gelen tezkerenin oldukça geniş kapsamlı hazırlanması, içine girdiğimiz sürecin riskleri yüksek, tahmin edilebilirliği düşük olmasından kaynaklanıyor. Fakat Türkiye, koalisyona liderlik eden ABD'ye güvenebilir mi sorusu olduğu yerde duruyor.
Türkiye'nin koalisyona destek vermesinin arkasında üç temel motivasyon var: Operasyon sonrası IŞİD'den boşalacak alanın Esed rejim güçleriyle değil, muhaliflerle doldurulmasına önayak olmak, güvenli bölge kurulmasına uluslararası kamuoyunu ikna etmek ve çözüm sürecinin bir takım manipülasyonlarla çöktürülmesine karşı durmak.
Tezkere metnindeki sınırımız içinde 'yabancı asker' bulundurmaya izin veren madde, şayet Suriyeli muhalifleri 'eğitmek ve donatmak' amacını güdüyorsa, beraberinde getireceği komplikasyonlara rağmen daha tolere edilebilir bir duruma işaret ediyor. Ancak her tür olasılık düşünüldüğü için ucu açık olan metin, ABD başta koalisyon gücü askerlerinin ülkemizde konuşlanmasını ima ediyorsa, bu daha da büyük sorunlara gebe bir sürece girmemizi sağlayacaktır. Siyasî istikrarı hâlen kırılgan bir hat üzerinde yürüyen Türkiye'nin bu noktaya sürüklenmemesini sağlayacak adımlar atmalıdır.
Ülkemiz dünya tarihinde eşine az rastlanır bir misafirperverlikle iki milyona yakın Suriyeli mülteciye kapısını açmış durumda. Ancak bu 'açık kapı politikası'nın, operasyonların ardından da gelmesi muhtemel yüz binler göz önüne alınırsa, sürdürülebilirliği güç. Üstelik bölge demografisinin radikal biçimde değiştirilmesi de hem IŞİD'in hem de Esed'in elini kuvvetlendirmeye yarayacaktır. O yüzden 'güvenli bölge' kurulması talebi oldukça makul. Eğer bu talep bile karşılanmayacaksa, yeniden dışarıdan dizayn edilmeye açık bir ülke haline gelmemiz, iç istikrarımızın kırılganlaşmasına yol açacak bir yola girmemiz işten bile değil.
Unutmayalım ki Türkiye, Esed rejimi sürdüğü müddetçe devam edecek olan iç savaş ortamının yarattığı otorite boşluğunun terör örgütlerini güçlendireceği uyarısını yaklaşık iki yıldır yapıyor. Batılı devletlerin nihayet bu teze ikna olduğunu görmek, IŞİD sorununun temelli çözümü noktasında umut verici.
İlkin Fransa Dışişleri Bakanı Laurent Fabius, Suriye'deki düşmanlarının 'Önce Esed, ardından IŞİD' olduğunu söyleyip, Esed'in de işine geldiği için IŞİD'le mücadele etmediğini belirtti.
Ardından Britanya Başbakanı David Cameron, 'Suriye'de, IŞİD'in gelişmesine neden olan zalim diktatör Esad'dan, tüm halkı temsil edecek yeni bir hükümetin oluşturulması için bir geçiş sürecine ihtiyaç vardır. Esad çözümün değil, sorunun bir parçasıdır' açıklamasında bulundu.
En son ABD Başkanı Barack Obama da 'Yönetimi korkunç canavarlıklara imza atmış olan Esed yönetimi altındaki bir Suriye'yi istikrara kavuşturamayız' itirafında bulundu.
Ancak Başkan Obama daha önce de, Esed kimyasal silah kullanarak binlerce sivili öldürdüğünde, yani 'kırmızı çizgiyi' aştığında öte yana bakamayacaklarını söyleyip, işi kongreye havale ederek öte yana bakmıştı.
Aslında Amerikan Başkanı, Suriye krizi ilk patlak verdiği andan itibaren çelişkili ve tereddütlü bir dış politika gütmüştü. Ne muhaliflere güçlü bir destekte bulunulmuş ne de Esed herhangi bir şekilde köşeye sıkıştırılmıştı. Bu ikircikli politika sayesinde Esed, Rusya ve İran'dan akan silahlar ve insan gücüyle ayakta kalabildi.
Aynı Amerika hâlen 'uçuşa yasak bölge' ilanına bile yanaşmıyorsa, Rusya ile gerilimin artmasından çekiniyorsa, bu Esed'in düşmesinden yana olmadıklarını da gösterir. Aynı delikten ikinci kez ısırılmamak için lafa değil, icraata bakmamız gereken bir süreçteyiz.
Yabancı koalisyon güçleri, binlerce kilometreyi aşıp bombaları bırakıp gitmeyi tercih ederse, Türkiye sınır hattı boyunca daha da karmaşıklaştırılmış bir ulusal güvenlik tehdidiyle baş başa kalabilir. O yüzden bölgeyi siyasî alanda da huzura kavuşturacak bir çözüm planı uygulanmayacaksa, sadece günü kurtarmakla yetinilicekse, Türkiye'nin koalisyonda ne kadar aktif rol alacağını yeniden düşünmesi gereklidir.
Dünkü yazısında Markar Esayan'ın çizdiği şu çerçeve üzerine düşünmek gerekir:
'Türkiye›nin büyük göç dalgalarını oluşturulacak ceplerde karşılaması, burada şehirler kurulması çekici bir fikir, ama komplikasyonları iyi hesaplanmalı. Bunun tercih edilmesi halinde bile bu görevi uluslararası gücün üstlenmesi, Türkiye›nin lojistik ve insani noktada kalması çok önemli. Türkiye, bu savaşın bir parçası olmadığını, tüm katkısının masum insanları korumak olduğu ve insan merkezli, Filistin sorununu da çözecek bir Ortadoğu hukukunu savunduğu vurgusunu öne çıkarmalı. Ahlaki üstünlük kaybedilmemeli; ABD›nin yüzeysel IŞİD planından ayrıştığını sarih biçimde belli etmeli.'
Tezkerenin her tür ihtimali barındırması anlaşılırdır ama o ihtimalleri sonuna kadar kullanmaya kalkmadan neyin içine girdiğimizden emin olmak zorundayız. Şu anda emin değiliz.
Yenişafak

YORUM YAPIN

Yorumlarınız editörlerimiz tarafından okunup onaylandıktan sonra yayına alınacaktır.

Hiç yorum yapılmamış

YAZARIN DİĞER MAKALELERİ Tümü
BU KATEGORİDEKİ DİĞER MAKALELER
ÖNE ÇIKANLAR Tümü
YAZARLAR

Copyright © 2018 Sesli Makale - Tüm Hakları Saklıdır.

Rta Yazılım

;