YAŞAM

Hakan Albayrak : ‘Dans et şampiyon, yoksullar için!’

Tarih
05 Haziran 2016
İzlenme
Kişi
Yazar
Hakan Albayrak

30 Ekim 1974. Dün gibi hatırlıyorum, annemin beni telaşla uyandırıp “Başlıyor” dediğini.

Sahur vakti gibi bir vakit.

Kalktım,  çocuk odasından çıktım, mutfaktan gelen çay kokusunun sindiği koridordan geçip salona girdim.

Babam ve iki abim (ağabeyim değil abim, çünkü böylesi daha sıcak, daha yakın), televizyon ekranının karşısında oturmuş bekliyordu orada.

“Geldin mi Hakoş?” dedi babam. “Hadi bakalım. Başlıyor artık.”

Elinde çay tepsisiyle annem de son anda yetişti.

GONG!

***

Flashback:

Sene 1967. Cassius Marcellus Clay iken Malcolm X’in kapsama alanına girip Muhammed Ali’ye dönüşen ve bütün dünya Müslümanlarının, bütün dünya mazlumlarının kahramanı olan Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonu, ringde idman yaparken bir taraftan da gazetecilerle sohbet etmektedir.

“Vietnam Savaşı hakkında ne düşünüyorsun Ali?” diye sorulduğunda, dudaklarından şu mısralar dökülür:

Keep asking me no matter how long

On the war in Vietnam I singi this song:

I ain’t got no quarrel with the Vietkong

Türkçesi, kabaca: Bin kere de sorsanız değişmeyecek şarkım; Vietkong’la (ABD işgaline direnen Vietnamlı savaşçılarla) bir derdim yok benim.

Haber anında bütün ABD’ye yayılır, gazeteler ve televizyonlar Amerikan hayat tarzını korumak için canlarını ortaya koyup savaşan kahraman askerleri arkadan vuran bu bedhahı (!) anında topa tutarlar ve Muhammed Ali, evinin önü de dahil olmak üzere, her yerde vatan haini diye protesto edilir. ‘Rakibimin etrafında şöyle dans ederim, böyle dans ederim… Kelebek gibi uçar, arı gibi sokarım…’ deyip durduğunda problem yoktu, ama 1964’te Sonny Liston’ı nakavt edip dünya ağır sıklet boks şampiyonluğunu kazandıktan hemen sonra düzenlediği basın toplantısında Müslüman olduğunu ilan edeli beri Beyaz-Anglosakson-Protestan Amerikalılar nazarında ‘tu kaka’ydı zaten. Vietkong’la bir derdinin olmadığını da söyleyince, biriken nefret bir anda patlamıştır. Toplumsal linç.

Sen misin savaşa karşı çıkan? Birkaç gün içinde celp kâğıdını tutuştururlar eline; Sam Amca, “Cassius Marcellus Clay”i Vietnam’a göndermek üzere askere çağırmaktadır. Muhammed Ali’nin cevabı: Cassius Marcellus Clay diye biri yok, Muhammed Ali’nin de savaşa katılmaya niyeti yok.

Ali, mahkemeye sevk edilir. Beş sene hapis cezası alır. Bir süre hapsedilip, dava temyize gittiği için serbest bırakılır. Bu arada boks lisansı iptal edilir ve Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonu unvanı elinden alınıp Joe Frazier’e verilir. Yurt dışında ringlere çıkıp ekmeğini orada kazanmasın diye pasaportuna da el koyarlar.

Zor zamanlardır, ama Ali hiç alttan almaz. Nakavtlık vuruşlarına ısrarla devam eder: “Hiçbir Vietkong bana ‘nigger’ (pis zenci) demedi. Bana ‘nigger’ diyenler adına niye Vietkong’la savaşacakmışım?”

O günlerde, memleketi Louisville’de siyahların konut sorunuyla ilgili bir mitingde yaptığı konuşmada, Sam Amca’ya çektiği ‘rest’in altını şöyle çizer:

“Louisville’de zenci diye anılan insanlar köpek muamelesi görüp en temek insan haklarından bile mahrum bırakılırken ben ne diye üniforma giyip memleketimden 10 bin mil uzağa, Vietnam’da kahverengi bir halka bomba ve kurşun yağdırmaya gidecekmişim? Hayır! Beyaz efendilerin esmer halklar üzerindeki tahakkümünü devam ettirmek maksadıyla girişilen bir savaşa katılıp başka bir yoksul halkın öldürülmesine ve yakılmasına yardım etmek için evimden 10 bin mil uzağa gitmeyeceğim. Böyle fenalıklar artık son bulmalı! Bu duruşum yüzünden milyonlarca dolar kaybedeceğimi söyleyerek beni uyardılar. Ama ben duruşumu koruyorum ve işte tekrar söylüyorum: Halkımın gerçek düşmanı orada değil, burada! Adalet, özgürlük ve eşitlik için savaşanların köleleştirilmesine hizmet ederek dinî cemaatimi, halkımı ve kendimi rezil edecek değilim. Bu savaşın 22 milyonluk halkıma özgürlük ve eşitlik getireceğine inansaydım, kimsenin zorlamasına gerek kalmadan kendim koşardım cepheye; hemen yarın. İnançlarım için ayağa kalkmakla kaybedeceğim hiçbir şey yok. Hapse atılacağımı söylüyorlar; ne var ki bunda? Biz zaten 400 senedir hapisteyiz.”

Ringlerden atılan Muhammed Ali, dünya mazlumlarının gönüllerinde yükseldikçe yükselir. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki devrimci hareketler, Hippiler ve insan hakları aktivistleri de Ali’yi baş tacı ederler. Geniş ‘Muhammed Ali Coğrafyası’nda İngiliz filozof, matematikçi, tarihçi Bertrand Russel da vardır. Russel, egemenlerin şarkısını söylemeyi reddettiği için Ali’yi cân-ı gönülden kutlar ve “aykırılığın bedeli” olan çile yıllarında ona mektuplarıyla sürur vermeye çalışır.

Seneler geçer. Ali’nin mağduriyetine tepkiler çığ gibi büyümüştür. ABD, uluslararası kamuoyunda rezil rüsva durumdadır. Bu arada Vietnam Savaşı’nda sonun başlangıcına gelinmiş, ABD’nin zafer ümitleri tükenmiş, militarist söylem ve eğilimler popülarite kaybetmiştir. Temyiz mahkemesi, yeni konjonktürün gereğini göz ardı edemez ve Muhammed Ali’nin mahkûmiyetinin iptaline karar verir.

Boks lisansı 1970’te iade edilen Muhammed Ali, hiç vakit kaybetmeden, gasp edilen unvanını geri alma yoluna girer. Yolun sonundaki unvan maçına ulaşmaya hak kazanmak için devirmesi gereken birçok rakip vardır. Biraz hamlanmıştır ama.  Rakiplerinin etrafında “dans” ederek onların başını döndürdüğü ve enerjisini tükettiği, kelebek gibi uçup arı gibi soktuğu eski formuna dönmesi kolay olmayacaktır. Yaşı da ilerlemiştir. Şampiyonluğa dönüş sürecindeki maçlarından birinde, yardımcısı Bundini’nin, Ali’yi kıvama getirmek için yaptığı şu ‘tezahürat’ kayda değer: 

“Dans et şampiyon, kimsesizler yurdundaki yalnız çocuklar için dans et! O çocuklar için salla yumruklarını! Kiralarını ödeyemeyen işsizler için dans et! Bitir şu alçağın işini! Köprü altlarında uyuyan ayyaşlar için, kanserden ölen yoksul hastalar için, kefaletleri ödenmeyen sefil mahkûmlar için, herkesin terk ettiği eroinmanlar için, kocaları olmayan gencecik hamile kızlar için, dans et şampiyon! Savaş onlar için! Çenelerini dağıt hepsinin! Düşkünler yurdundaki zavallılar için, emeklilik maaşı alamayan yaşlılar için, sokak köşelerindeki yalnızlar için, dans et şampiyon! Savaş onlar için! Temizlik işçileri için salla yumruklarını; hava limanlarında, otobüs duraklarında, benzin istasyonlarında yerleri süpüren küçük insanlar için! Savaş onlar için, şampiyon! Otellerde yatakları yapıp tuvaletleri temizleyen küçük odacı kızlar için dersini ver şu aşağılık herifin! Seni kurtaranlar senatör, vali, başkan değildi; sokaktaki insanlar kurtardı seni. Şimdi sokaklar adına savaş! Hadi evlat, işini bitir şu aşağılık herifin! Bu ring ikinize fazla! Hadi bitir işini, suratını paramparça et! Yoksullar adına şampiyon, yoksullar adına! Hadi yavrum, salla yumruklarını! Muhammed Ali’yi yenebilecek tek insan Cassius Clay’dir, ama o da bu akşam aramızda değil. Dans et şampiyon, hadi oğlum, dans et!...”

1971’de Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonu Joe Frazier’le unvan maçın çıkar Muhammed Ali… ve Frazier’e yenilir.

Otobiyografisinde anlatıyor:

“(Libya lideri Kaddafi) Bütün maçlarımı izlediğini ve Frazier’le yaptığım maçı kaybettiğimde bütün İslam dünyasında, özellikle de Libya’da yaşanan hayal kırıklığını anlattı. ‘Doğrusunu isterseniz ülkemizde neredeyse yas tutuluyordu’ dedi. Aynı şeyleri Suudi Arabistan’a, Kuveyt’e, Endonezya’ya, Malezya’ya, Mısır’a gittiğimde de işitecektim. Pakistanlılardan, Güney Korelilerden, Taylandlılardan, Hintlilerden, Burmalılardan, akşamları radyolarında maçımı dinleyen işçilerden de işitecektim. Bu gezimde nereye gittiysem Frazier’le yaptığım maçtan bahsediliyordu.  Kaddafi’ye, ‘Bir daha maç yaparsak, geçen defa gözyaşı döktürdüklerimi sevince boğacağım. Söz.’ dedim.” (Muhammed Ali – Richard Durham ile Tek Özyaşamöyküsü, Kaknüs Yayınları)

Ali, 1974’ün Ocak ayında Frazier’le tekrar karşı karşıya gelir ve bu sefer onu yener. Şampiyon olamaz ama. Çünkü, aradan geçen zamanda George Foreman, dünya şampiyonluğunu Frazier’in elinden almıştır.

Frazier’i yenerek Foreman’la ringe çıkma hakkını elden eden Ali, Kongo’nun başkenti Kinşasa’da düzenlenen ve uydu vasıtasıyla bütün dünyada canlı yayınlanan unvan maçını kazanmak zorundadır.

Foreman 25 yaşındadır (Ali’den 7 yaş genç) ve formunun zirvesindedir. Ali-Frazier kuşağı onun yanında yaşlı ve yorgun kalmaktadır. Kinşasa’da Foreman’ın kazanacağına kesin gözüyle bakılmaktadır.

***

30 Ekim 1974’e, sahur vakti gibi bir vakte, evimizin salonuna, televizyon ekranının karşısına geri dönelim.

Kinşasa’dan canlı yayın.

George Foreman, Ali’yi evire çevire dövüyordu. Muhammed Ali, Foreman’ın yumruklarına neredeyse hiç mukabele etmiyordu. Sırtını ringin iplerine dayamış, iki eliyle yüzünü kapatmış, öylece yumruk yiyip duruyordu. Ara sıra Foreman’ı hafifçe geri itip ellerini indiriyor ve ona bizim duyamadığımız bir şeyler söylüyordu. Yüzünde tuhaf bir sekinet vardı.

Ringdeki manzarayla hiç mütenasip olmasa da, maçın yapıldığı muhteşem stadyumun tribünlerini dolduran on binlerce Afrikalı “Ali, bumaye!” diye bağırarak tempo tutuyordu: “Ali, gebert onu!”

Sonra birden bir şey oldu. Ali sanki uyuyan hücreymiş de merkezden gelen gizli mesaj üzerine uyanmış gibi bir şey. Durduk yerde, gökten gelmiş gibi üç alâkasız yumruk (iki sol, bir sağ) çaktı Foreman’a. Dördüncü yumruğu da hazırdı, fakat Foreman’ın düşmekte olduğunu görünce o yumruğu son anda geri çekti. Nakavt.

Gerisi bayram sevinci. Coşkuyla kucaklaştık, tebrikleştik televizyon ekranının karşısında. Ailemizin en güzel günlerinden biriydi. Bütün Ümmet-i Muhammed ailesinin.

Zafer ve itibara öyle hasretti ki ümmet, hakkı üstün tutan söylemleri ve ringdeki zaferleri ile “Muhammed” ve “Ali” isimlerini dünya gündeminin tepesine taşıyan bu Afro-Amerikalı Müslüman’ı dönemin en büyük İslam kahramanı mertebesine yükseltmişti adeta.

Evet; gecenin 3’ünde-4’ünde tatlı uykularımızı bölüp gazâ niyetine radyoların ve televizyonların başına geçer, Saraybosna’dan Kinşasa’ya kadar her yerde, hepimiz, Muhammed Ali’nin yumruklarıyla mest olurduk. Boks şampiyonu olmanın ötesinde, bir damla zafer için çırpınan yenilmiş halkların zaferiydi Muhammed Ali. İntikamdı, iade-i itibardı. Öyle hissediyorduk.

Adanalı ülkücü aşık Abduvahap Kocaman söylüyor, sazını tıngırdatarak:

Yumruğunla ışık tuttun dünyaya
Büyük bir insansın Muhammed Ali
İslam bayrağını çektin semaya
Çünkü Müslümansın Muhammed Ali

Kalbinde iman var, kuvvet kolunda
Gerçek Müslümansın Allah yolunda
Sipor dünyasının bokıs dalında
Eşsiz kahramansın Muhammed Ali

Sen yumruk vurdukça bize haz gelir
Fireyzer, Foraman, Liston vız gelir
Üçü birden gelse yine az gelir
Takdire şayansın Muhammed Ali

İki soldan vurdun bir sağdan çaktın
Foraman’a güzel ziyafet çektin
Ayağa kalksaydı gebertecektin
Vuruşta yamansın Muhammed Ali

Zaferinle bayrak çektin yarına

İslam âleminin ufuklarına
Dünya boyun eğdi yumruklarına
Bugün bir cihansın Muhammed Ali

Galip gelecektin önceden bildin
Rakibin ismini defterden sildin
Sen ringe çıkınca aslan kesildin
Namınla aslansın Muhammed Ali

Hakkın olan ünvanını korudun
Yedinci ravuntta hasmını yordun
Yumruğu vurdukça Allah diyordun
Gafiller uyansın Muhammed Ali

Sevindirdin bizi çok yaşa sağ ol
Kabul ettin İslamiyet gerçek yol
Bütün boksörlere büyük önder ol
Bir ulu kervansın Muhammed Ali

Yâ Allah deyip de vurduğun zaman
Neymiş Fireyzer, Liston, Foraman
Hayranlarındandır Vahap Kocaman
Gönlümde sultansın Muhammed Ali

***

Hep söylerim: Biz Muhammed Ali fırtınasıyla büyüdük. Tabir caizse “özgüven”imizde, idealistliğimizde Muhammed Ali’nin büyük payı var.

Ben şahsen onu can abim olarak gördüm hep. Ağabeyim değil abim, çünkü öylesi daha sıcak, daha yakın. Hep yanımda olsun istedim. 1989’da çıkardığımız Çete dergisinin her sayısında bir köşe ayırdım Muhammed Ali’ye. Gerçek Hayat, Alperen, Yeni Şafak, Sancaktar, Star, Diriliş Postası, Müstakil Gazete, Karar… Nereye gittimse Muhammed Ali’yle gittim, nerede yazdımsa Muhammed Ali’yi de yazdım. Onsuz hiç ifade edemedim kendimi. George Foreman, “Ali’yle beraber benden bir parça gitti” demiş. Ben de öyle hissediyorum, biz de öyle hissediyoruz, ama gönüllerimizde durmaya devam ediyor o parça. Durmuyor, dans ediyor bu dünyanın ezilenleri için.

İnsanlık, mümtaz bir evladının ölüm haberiyle uyandı dün sabah. Ümmet-i Muhammed, yaman bir dövüşçüsünü kaybetti. 74 yaşında dünyaya gözlerini yuman Muhammed Ali’ye Rahmân Allah’tan ganî ganî rahmet diliyorum.

***

Sene 1993, aylardan eylül.

İstanbul Yenibosna’da TGRT binasının açılış töreni.

Bahçede yüzlerce misafir.

Kürsüde peş peşe konuşmacılar.

Bakan filan da var aralarında.

Ben hiç oralı değilim.

Misafirlerin arasında bulunan abime vermişim bütün dikkatimi.

O da hiç oralı değil.

Olamaz zaten; herkes Türkçe konuşuyor ve konuşmalar İngilizceye çevrilmiyor.

Ben kürsünün yanında bir yerde ayakta duruyorum.

Muhammed Ali tam karşımda, 5-6 metre ötemde, sandalyede oturuyor.

Parkinson hastalığından muzdarip, üstüne bir de yol yorgunu.

Uyku basmış; gözlerini açık tutmakta zorlanıyor.

Arada bir dalıyor.

Başı önüne düştükçe kendine geliyor, şöyle bir toparlanıp kürsüye bakıyor, içinden ‘Adamlara ayıp oldu’ diye geçiriyor sanki, sonra tekrar dalıyor.

Dayanamayıp yanına gidiyorum ve kulağına eğilip “Ali” diyorum; “Bütün bu konuşmaları boş ver. Bilmen gereken tek şey: Seni seviyoruz.” 

Usulca alnından öpüyorum. Tatlı tatlı gülümsüyor.

RİNGLERİN EFENDİSİ MUHAMMED ALİ

1942- Amerika Birleşik Devletleri’nin Louisville şehrinde, Afro-Amerikalı dindar bir Hıristiyan ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Cassius Marcellus Clay adını aldı.

1954- Boks sporuna başladı.

1960- Roma Olimpiyatları’nda altın madalya kazandı. Yeni olimpiyat şampiyonu olarak ABD’de siyahlara uygulanan ırk ayrımı hakkında ne düşündüğünü soran bir Sovyet gazetecisini, “Buraya bak, seni komünist! Amerika dünyanın en iyi ülkesidir. Seninkinden de iyi. Afrika’da yaşamaktansa Louisville’de yaşamayı tercih ederim. Çünkü orada yılanlarla, timsahlarla boğuşmak zorunda kalmıyoruz ve çamur kulübelerde yaşamıyoruz” diye azarladıysa da “Sam Amca”nın gözüne girmeyi başaramadı. Roma’dan döndükten birkaç gün sonra ırkçı beyaz hemşerilerinin saldırısına uğradı. ABD’ye bağlılığını gözden geçirip altın madalyasını Ohio Nehri’ne attı.

1962- Bir arkadaşı vasıtasıyla Detroit’te Nation of Islam / İslam Milleti hareketinin sözcüsü Malcolm X ile tanıştı ve kısa süre içinde “Siyah Müslümanlar”ın arasına katıldı. Bu gelişme o dönemde resmen ilan edilmedi. 

1963- Devrin önde gelen boksörlerini bir bir yenerek, dünya şampiyonluğu unvanı için ringe çıkma hedefine hızla yaklaştı. Ağır sıklet olmakla beraber tüy sıklete taş çıkartacak derecedeki çevikliği dillere destan oldu. Kendi ifadesiyle “dans” ediyordu rakiplerinin etrafında; onları yoruyor, yoruyor, sonra tepelerine biniyordu. Yine kendi ifadesi: “Kelebek gibi uçarım, arı gibi sokarım.” Satın aldığı bir otobüsle şehir şehir dolaşarak, Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonu Sonny Liston’a meydan okudu. “Sonny Liston büyüktür büyük olmasına / Ama 1.80 yere serilecek sekizinci rauntta” gibi keyifli şiirleri ve esprili konuşmaları ile basının ilgi odağı oldu.

1964- Sonny Liston’ı altıncı rauntta nakavt ederek Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonu oldu. Maçtan sonra verdiği beyanatta, Müslümanlığını bütün dünyaya ilan etti. “Köle ismi” Cassius Marcellus Clay’i bırakıp Muhammed Ali ismini aldı. Çıktığı televizyon programlarında dinini hararetle savundu. Mazlum siyahların sözcülüğünü üstlendi. ABD’deki ırkçı rejimi yerden yere vurdu.

1967- ABD’nin Vietnam’daki savaşını tasvip etmediği ve bir Müslüman olarak böyle bir savaşta yer almasının caiz olmadığı gerekçesiyle askerlik yapmayı reddetti. 5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Tutuklandı. Karar temyize gittiği için, kısa sürede serbest bırakıldı Bu arada boks lisansı iptal edildi. Şampiyonluk unvanı elinden alınıp Joe Frazier’e verildi.

1970- Temyiz mahkemesi, mahkûmiyetini iptal etti. Boks lisansı iade edildi. 3 yıllık zorunlu bir aradan sonra boksa döndü.

1971- Gasp edilen unvanını Joe Frazier’den geri almak için ringe çıktı, fakat mağlup oldu.

1974- Şampiyonluğu George Foreman’a kaptırmış olan Joe Frazier’le yeniden dövüştü ve bu defa galip geldi. Unvan maçı için -o zamanlar Zaire diye anılan- Kongo’nun başkenti Kinşasa’da Foreman’la ringe çıktı. Efsanevi maçta Foreman’ı nakavt ederek ikinci kez Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonu oldu.

1975- Filipinler’in başkenti Manila’daki maçta (o da efsanevi) Joe Frazier’le yeniden karşı karşıya geldi ve unvanını korudu.

1978- Olimpiyat Şampiyonu Leon Spinks’e yenildi, fakat rövanş maçında galip gelerek unvanını geri aldı. Boksu -şampiyon olarak- bıraktı. “Dünya şampiyonluğunu üç kere elde eden ilk ve tek ağır sıklet boksörü” olarak tarihe geçti.

1981- Paraya ihtiyacı olduğu için ringlere döndü. Uğradığı iki mağlubiyetten sonra boksu kesin olarak bırakıp kendini insani yardım faaliyetlerine verdi. Son maçına Parkinson hastası olarak çıkmıştı, fakat o zaman bu henüz bilinmiyordu.

1984- Parkinson hastalığı teşhis edildi.

2001- İkiz Kuleler’e düzenlenen ve yüzlerce sivilin ölümüne yol açan saldırılar üzerine, başında New York İtfaiyesi şapkasıyla olay yerine gitti. Gazetecilerin “Buraya niçin geldiniz?” sorusuna verdiği cevapta “Beni asıl inciten, 'İslam' ve 'Müslüman' isimleri kullanılarak nefret ve şiddete yol açılması. İslam, katil dini değildir. İslam, barış demektir. Evde öylece oturup insanların sorunun kaynağı olarak Müslümanları yaftalamalarına seyirci kalamazdım” dedi.

2002- ABD’de düzenlenen Kış Olimpiyatları’nda Olimpik meşaleyi yaktı.

2016- Phoenix/Arizona’da solunum yetersizliği nedeniyle kaldırıldığı bir hastanede 4 Haziran Cumartesi günü ahirete göçtü.

YORUM YAPIN

Yorumlarınız editörlerimiz tarafından okunup onaylandıktan sonra yayına alınacaktır.

Hiç yorum yapılmamış

YAZARIN DİĞER MAKALELERİ Tümü
BU KATEGORİDEKİ DİĞER MAKALELER
ÖNE ÇIKANLAR Tümü
YAZARLAR

Copyright © 2018 Sesli Makale - Tüm Hakları Saklıdır.

Rta Yazılım

; ;