SİYASET

Ali Karahasanoğlu : Gülen, Gülen.. Kendine gel, “otorite”ye(!) sırtını dönme!

Tarih
28 Haziran 2016
İzlenme
Kişi
Yazar
Ali Karahasanoğlu

Mehmet Acet : İsrail ile normalleşme: Nereye kadar ve nasıl?

 

Geçen Cuma günü Hamas lideri Halid Meşal, Beştepe'de, Cumhurbaşkanı Erdoğan'la, bittikten sonra açıklaması yapılan bir görüşme gerçekleştirdi.

Görüşmenin gündeminde sadece bir konu vardı:

Siz bu yazıyı okurken Roma'dan duyurusu yapılmış ya da yapılmak üzere olan Türkiye-İsrail anlaşması.

Beştepe'deki önemli bir yetkiliye Erdoğan-Meşal buluşmasını kast ederek “Görüşme nasıl geçti? Filistinliler bu işe ne diyor?” diye sordum.

“Olumlu bakıyorlar. Filistinliler, Hamas ve Halid Meşal, Türkiye'nin İsrail ile ilişkileri düzeltmek için Gazze'den ambargonun kaldırılması şartı koymasından memnun olduklarını başından beri dile getiriyorlar zaten” yanıtını aldım.

Şunu biliyoruz:

Ankara, Mavi Marmara katliamı sonrası, İsrail'le ilişkileri düzeltme niyeti taşıyan bütün temas anlarında Filistinlileri haberdar etti, onların düşüncelerini dikkate alarak hareket etti.

Sadece Hamas ile değil, Mahmut Abbas Yönetimi ile de bu temasın yürütüldüğünün teyidini aldığım için bunu bir bilgi olarak zikredebilirim.

Filistinlilerin bu görüşmelerde Ankara'ya söylediği bir şey daha var.

Eğer ilişkileri normalleştirme babında ilk iki şart ile yetinilip (özür ve tazminat) öyle hareket edilseydi, şimdiye kadar bu iş çoktan bitmiş olacaktı.

Hepimizi biliyoruz ki, sürecin uzamasının asıl nedeni, Türkiye'nin ta en başta Gazze'den ambargonun kaldırılması şartını koşması ve bundan bugüne kadar hiç vazgeçmemiş olması.

Yukarıda atıf yaptığımız Beştepe'deki kaynağın sözlerinden, bütün paydaşlarıyla Filistinlilerin de bunun farkında olduklarını ve bu bağlamda Ankara'ya her görüşmede teşekkürlerini ilettiklerini öğrendik.

Her şey yolunda giderse, bu anlaşma sonunda Gazze'de hayatın normale dönmesi gibi bir hedef var ortada.

Anlaşma gereği Gazze'ye insani amaçlı bütün yardımlar, gıda, ilaç, inşaat malzemeleri dahil hepsi Türkiye üzerinden gidecek.

Yani İsrail'in özellikle son 8 yılda birkaç kere hunharca işlediği katliamlar sonrası büyük bir dramın yaşandığı bu şehir, Türkiye'nin katkılarıyla nefes alacak.

İSRAİL İLE YILDIZIMIZ BARIŞIR MI?

Burası böyle olsa da kolay değil.

Ak Parti'nin 14 yıllık iktidar döneminde, İsrail'in sözünü tutan, güvenilir bir ortak olmadığını gösteren bir sürü örnek yaşadık.

Öncesi de var tabii.

28 Şubat döneminde bir takım askeri işbirliği olanakları karşılığında Türkiye'deki siyasi iktidarın (Refah-Yol Hükümetinin) devrilmesi projesine açık destek vermiş bir ülke İsrail.

Haliyle 'Bu iş nasıl olacak?' sorusu bu aşamada önem kazanıyor.

“Bu meseleye çıkar odaklı, pragmatist bakmak lazım” dedi, bu anlaşma sürecinin stratejisi ile yakından ilgilenen bir başka kurumun yetkilisi.

28 Şubat'ta yaşananları hatırlattığım aynı isim, “Bu, o zamanki devlet aklının çapı ile ilgili bir şey, şimdi durum farklı” diye bir eklemede bulundu.

Sonra da şunları söyledi:

“O dönem, TSK'nın ihtiyaçları için başvurulduğunda Washington, Tel Aviv'i işaret etmişti. Sizin ihtiyaçlarınız orada var. Biz de onlara söyleriz, bu işi destekleriz diyorlardı. Ama şimdi durum değişti. Türkiye'nin yerli savunma kapasitesi o dönemden bu yana ciddi oranda genişledi. İşte artık yerli silahlı İHA'lar üreten bir noktaya geldik. İhtiyaç olursa, yine silah alınır ama İsrail ile askeri ilişkilerin biçiminin eskisi gibi olmayacağı ortada.”

Peki yeni bir son dakika pürüzü çıkmazsa süreç nasıl ilerleyecek?

Edindiğimiz izlenim ilk etapta iki alanda işbirliği kanalları açılacak:

1-Enerji konusunda derinleşme

2-Belli konularda istihbarat paylaşımı


Bunun ötesinde uluslararası alanda psikolojik açıdan Türkiye'nin daha rahat bir döneme gireceği düşünülebilir.

Mesela, ABD basınında son dönemde artışa geçen İsrail lobisi merkezli yayınların süreç içerisinde azalacağını öngörmek mümkün.

İşler yolunda giderse yeni süreç, Türkiye'nin dış politikasında her daim korumaya çalıştığı 'arabuluculuk' rolünü güçlendirecektir.

'Pragmatist' bakınca Türkiye lehine bu tür kazançların ortaya çıkacağını düşünebiliriz.

Gerek İsrail yönetimi, gerek ABD'deki İsrail lobisi, aslında Erdoğan'ın ve Ak Parti geleneğinin hiçbir zaman antisemitizm duygu ve düşüncesiyle hareket etmediklerini biliyorlar.

İlişkilerin kesildiği günün öncesinde de, o günden bu yana da İsrail'i hedef alan haklı suçlamalar, hiçbir zaman Yahudi düşmanlığından-ırkçılıktan beslenen bir tutum içermedi.

En nihayet, bu işe illa bir ölçüt koyma ihtiyacı varsa, Filistinlilerin, Halid Meşal'in Türkiye-İsrail ilişkilerine yaklaşım biçimi baz alınabilir.

Filistinliler bu işi destekliyorsa, biz de doğru bir şey yapıldığını düşünebiliriz.

ERSİN RAMOĞLU : Gülen’in tuvaletçi ile ilişkisi iftira mı?

 

Fetullah Gülen'in cami tuvaletçisiyle ilişkisini yazacağını söylediği için ortadan kaldırılan gazeteci Haydar Meriç cinayeti gündeme bomba gibi düştü.
FETÖ'cü basının hem cinayeti hem de Gülen'in sapkınlığını gizleme çabası kıçtan dalan ördeğin durumuna benzedi.
Aksini iddia ettiler.
Ama öldürülen gazetecinin kardeşi Hikmet Meriç, ağabeyinin FETÖ'nün istihbarat ekibi tarafından öldürüldüğünü ve Gülen'ci polislerin de konuyu kapattırmak için baskı uyguladığını söyledi.
Zamanında cinayetle ilgili operasyonel haberlere imza atan Taraf muhabiri Ş.G.'nin gözaltına alınması savcının kılı kırk yardığını gösteriyor…
Nitekim soruşturma savcısı Hasan Yılmaz mahkemeye sevk ettiği 15 şüpheli için tutuklama istedi.
Kirli çıkından daha neler çıkacak göreceğiz.

***

Cinayete kurban giden gazeteci Meriç'in Gülen'le ilgili iddiası gerçek mi değil mi?
Yargılama sonunda bunu da öğreneceğiz…
Hep merak ederdim.
Gülen popüler biridir.
Niye hiç evlenmedi?
Kendini İslami ilme verdi demek pek inandırıcı değil.
Çünkü gerçek alim milletin belden aşağısıyla uğraşmaz.
Ama bu uğraşıyor.
Hiç sakal da bırakmadı.
Neden acaba?
Hakiki hoca milletin yatak odalarını dikizlemez…
İnsanların mahremine pervasızca girmez.
Bu girdi…
O kasetleri Pensilvanya'daki sarayında izleyip izlemediğini ise Allah bilir tabii…

***

Yeni Akit Gazetesi'nin merhum genel yayın koordinatörü Hasan Karakaya 7 Mayıs 2014 günkü yazısında Fetullah Gülen'in akıl hocasının bir 'homo' olduğunu yazmıştı.
Karakaya da "Fetullah Gülen'in akıl hocası olan ABD'li FBI ajanının homo olması da ilginç değil mi?" diye sormuştu.
Rahmetlinin kafasında da şüpheler vardı demek ki.
Karakaya bu gerçeği Ertuğrul Özkök'ün 18 Kasım 2011 tarihli yazısına dayandırmıştı.
Özkök'e göre, John Edgar Hoover bir gaydi.
Bunlar tesadüf mü?
Bu adam işadamları, siyasetçi ve bürokratların yatak odalarını pisliği ortaya çıkana kadar hep röntgenledi.
Kardeşi ve yeğenleri de sapık çıktı.
Yaşı küçük engelli bir kıza tecavüz ettiler.
Ve akıl hocası da bir gay.
Cinayete kurban giden gazeteci ne diyor?
Tuvaletçiyle ahlaksız ilişkisi varmış.
Sahi bütün bunlar tesadüf mü?
Ya FETÖ'nün LGBT'ye desteği?

***

Gözler yalan söylemez…
Yüz okuma sanatına göre gözler haricinde yalan söylemeyen onlarca bölge ve çizgi var yüzümüzde.
Dudaklarınızın sakladığını, kaş biçiminiz, göz şekliniz ya da alnınız ele verir.
Ağzınız kalbinizin tertemiz olduğunu söylese de kulaklarınız veya çene yapınız onu yalanlar.
Gerçek kimliğimizin kendini görünür kıldığı yüzümüz, duygularımızın ve sağlık durumumuzun aşikar olduğu ilk yerdir.
Şimdi FETÖ'nün yüzüne yakından bakmak isterdim.
Adamın kardeşi de, elemanları da sapkın…
Ve mafya gibiler; himmet vermeyeni vuruyorlar.
Örneğin Volkan Ş.
Lüks aracını aldılar.
Sonra da baldırından ve karın boşluğundan vurdular.
Başka bir işadamının ise 950 bin liralık dükkanını zorla gasp ettiler.
Erdoğan'ı tehdit eden TUSKON Başkanı Rızanur Meral şimdi fare gibi kaçıyor.
Meral ekibin başındaki adamdı.

***

Son bir not:
ABD'nin Türkiye'deki son numarası da belli oldu.
Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi (NASA), İstanbul'da yapılacak Uzay Araştırmaları Komitesi (COSPAR) Konferansı'na katılmayacak.
Gerekçesi ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Türkiye'ye yönelik seyahat uyarısı.
Hep yazıp durduk.
ABD Türkiye'ye tuzak kuruyor.
Önce İncirlik Üssü'ndeki sivillerini geri çağırdı.
Sonra da Adana Konsolosluğu'nun önüne beton duvar çekti.
Gerekçe aynıydı.
'Güvenlik'.
Adana'da olay yok.
Ama İncirlik Üssü'nde alarm var.
Bu durum, ABD'nin bölgeyi ve Türkiye'yi FETÖ ve PKK aracılığıyla karıştıracağını gösteriyor.
ABD Ankara Büyükelçisi John R. Bass Adana'dan çıkmıyor.
Adana Konsolosu Linda Stuart Specht da şeytanlıklarını gizlemek için Türk gazetecilere beyanat üstüne beyanat veriyor.
Yakın takipteyim.

 

Kurtuluş Tayiz : PKK suikastlara, HDP provokasyona hazırlanıyor

İçişleri Bakanlığı kaynaklarına göre Güneydoğu’da ağır kayıplar veren; askeri operasyonlarla şehir ve kırsaldan temizlenen PKK, bu gidişatı durdurabilmek için iktidar partisi milletvekili ve siyasetçilere suikasta hazırlanıyor.
İçişleri Bakanlığı’nın uyarılarına göre Kandil, dokunulmazlıkların kaldırılmasına ve PKK denetimindeki belediyelere yönelik Yargı’nın müdahale hazırlıklarına misilleme olarak, sivil siyasetçilere yönelik suikast kararı aldı. Güneydoğu’da iktidar partisi yöneticilerini “hedef” olarak belirleyen örgüt, dokunulmazlıkları ve belediyelere yönelik müdahaleleri bahane ederek harekete geçecek.

HDP’nin ise 6-8 Ekim olayları gibi toplu linç ve katliama ortam sağlamak için “uygun zaman” kolladığı belirtiliyor.
PKK’nın askeri kolu olan HPG’nin başındaki Murat Karayılan’ın geçen hafta örgüt medyasına yaptığı, “HDP’li belediyelere atanacak isimler öldürülecek” şeklindeki açıklama ile HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın mahkemelerin çağrılarına uymayacaklarına dair sözleri ve halkı sokağa çıkmaya hazırlayan mesajları, İçişleri Bakanlığı’nın uyarılarını doğrular nitelikte.
Oysa aynı HDP, 2015’te Pervin Buldan imzalı bir teklifle kendi gruplarının dokunulmazlığının kaldırılmasını talep etmişti. Bugün ise tam tersi biçimde dokunulmazlıkların kaldırılmasına itiraz ederek yeni bir 6-8 Ekim provokasyonu için alttan alta hazırlıklar yürütüyor.

PKK’nın kırsal haritası

İçişleri Bakanlığı, PKK’nın kırsaldaki yoğunluk haritasını da çıkardı. Bakanlığı’n haritasına göre PKK’nın militan güçleri Diyarbakır Şenyayla, Tunceli Ali Boğazı, Tunceli-Bingöl arasındaki Kutu Deresi, Bitlis Sehi ormanları, Şırnak Cudi Dağı, Kars Çemçe-Madur bölgesi, Ağrı Tendürek’te yoğunlaşıyor.
İçişleri Bakanlığı’nın son verilerine göre 24 Temmuz 2015’ten bu yana etkisiz hale getirilen terörist sayısı 7 bin 877.
Ayrıntısı ise şöyle: Yurt içinde toplam 3 bin 993 terörist etkisiz hale getirildi. Bunlardan 2 bin 775’i ölü, 135’i yaralı, 783 yakalama, 300’ü ise teslim olan.
Yurt dışı ve hava harekatlarında etkisiz hale getirilen terörist sayısı 3884. (Ölü 2722)
Terör soruşturmalarında son bir yıl içinde gözaltına alınanların toplam sayısı ise 24 bin 779. Dikkat çeken bir ayrıntı gözaltına alınanların 1775’inin yabancı olması.

Tutuklanan sayısı ise 7 bin 501

24 Temmuz’dan günümüze toplam 521 güvenlik görevlisi de PKK’nın hain saldırılarında şehit düştü. Şehit düşenlerin 192’i polis, 315’i asker, 14’ü ise geçici köy korucusu.
PKK’nın terör saldırılarında yaralanan güvenlik güçlerinin sayısı ise 3 bin 119. Bunlardan 1407’si polis, 1669’u asker, 43’ü de geçici köy korucusu.

1 Milyon 415 bin tl ödül dağıtıldı

Devletin “ARANANLAR LİSTESİ”nde toplam 703 isim bulunuyor. Bunlardan 189’u etkisiz hale getirilmiş. 28’i ölü geçirilmiş. Yakalanan ödüllü terörist sayısı ise 6. Listede olmamasına rağmen örgütün yönetici kademelerinde yer alan teröristlerden de 155’i etkisiz hale getirilmiş.
İhbar hattına gelen çağrı sayısı: 225 bin 450. Değerlendirilen ihbar sayısı 1.110. Toplam verilen ödül miktarı ise 1 milyon 415 bin tl.

19 Canlı bomba olayı engellendi

Güvenlik birimleri, terör operasyonlarında 132 olayı önceden engellemeyi başardı. Bunlardan 91 olay patlayıcı, 11 bombalı araç, 19 canlı bomba/şüphelisi, 19 eylem hazırlığı.
Bu veriler, Türkiye'nİn PKK'ya karşı şehirde ve dağda etkin ve başarılı bir mücadele yürüttüğünü gösteriyor. Ancak tehlike atlatılmış değil; PKK'nın şehirlerdeki ve dağdaki etkisi tümden kırılana kadar operasyonların sürmesi şart.

Mustafa Bostancı : Özür, Tazminat, Ambargo ve Özgür Filistin

Türkiye-İsrail ilişkileri uzun bir süredir askıda.

2010 yılında Mavi Marmara saldırısından sonra askıya alınan ilişkilerde İsrail’in girişimlerine rağmen düzelen pek bir şey olmadı.

Filistin’de yıllardır yaşanan ambargo ve Mavi Marmara olayından sonra ilişkileri askıdan indirip bir anlaşmaya çevirmek şüphesiz kolay değil.

Uluslararası arenada ismi “Katil” olarak anılan bir devletle el sıkışmaya kamuoyunu ikna etmek de kolay değil.

Kolay olmayan bir şey daha var ki; Filistin halkının İsrail’den gördüğü zulüm!

Bu zulmü hafifletecek her türlü girişim Filistin halkı tarafından memnuniyetle karşılanıyor.

Gerçekleştirilen müzakereler sırasında Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ve Hamas siyasi büro başkanı Halid Meşal’e bilgi verildiği, her ikisinin de gelişmeleri memnuniyetle karşıladığı ifade ediliyor.

Türkiye Filistin’de yaşanan zulmü her platformda dile getirdiği gibi, ambargonun kaldırılması için de yoğun bir mücadele veriyor.

Girişimler yalnızca hükümetle sınırlı kalmıyor, İHH, MEMUR-SEN gibi birçok sivil toplum kuruluşunun Filistin hassasiyeti kamuoyu tarafından yakından biliniyor.

İsrail ile devletlerarası ilişkilerin tekrar rayına girmesi için Türkiye’nin 3 şartını hatırlayalım.

Özür Şartı: Türkiye’nin Mavi Marmara saldırısıyla ilgili İsrail’den özür beklentisi Netenyahu tarafından karşılanmıştı. Her ne kadar İsrail gibi uluslararası hukuk tanımayan bir devletin Türkiye’den özür dilemesi önemli bir adım olsa da, özür tek başına yeterli değildi.

Tazminat Şartı: Mavi Marmara saldırısında hayatını kaybedenlerin yakınlarına yönelik Türkiye’nin bir tazminat talebi vardı. Anlaşma ile bu talebin gerçekleştirileceği ve 20 Milyon Dolar tazminatın ödeneceği belirtiliyor.

Ambargo Şartı: Anlaşmanın belki de kafa karıştıran en önemli maddesi ambargo. Ambargo ve Abluka kavramları arasındaki farkı farketmek gerekiyor. Ambargo kavramı ekonomik yaptırım ve kısıtlamaları ifade ederken, abluka bir şehri kuşatarak adeta “açık hava hapishanesi”ne çevirmek anlamına geliyor.

Ambargo maddesine göre, Türkiye Gazze başta olmak üzere elektrik ve su ihtiyacını karşılamaya yönelik çalışmalar gerçekleştirebilecek.

İnsani yardımların önü açılacak.

Toki Gazze’de bir konut projesi gerçekleştirecek.

Filistin-Türkiye Dostluk Hastanesi hizmete açılacak.

Sanayi bölgesi kurulması sağlanacak.

Medya ve sosyal medya anlaşmaya anında tepki verirken, hükümeti İsrail’le el sıkıştığı için eleştirenlerin ve anlaşmanın kazanımlarını başarı olarak görenlerin paylaşımları hızla yayılmaya başladı.

İsrail’in önemli gazetelerinden Times Of Israil gerçekleştirilen anlaşmayı “Türkiye diplomatik zafer kazandı” başlığıyla okuyucularına servis ederken, Jerusalem Post ise “Hamas ve Türkiye kazandı” ifadesine yer verdi.

İsrail gazetelerinin bizi övmesi şüpheyle yaklaşılması gereken bir durum olsa da, anlaşmanın kazanımlarını Türkiye ve Filistin açısından başarılı adımlar olarak değerlendirmek mümkün.

Filistin’li kardeşlerimiz bu anlaşmayla birlikte bir nebze nefes alacaklardır, fakat İsrail’in sürdürdüğü ablukanın devam ettiğini unutmamak gerekiyor.

Yaşasın tam özgür Filistin ve yaşasın zalimler için cehennem!

Harun Alanoğlu : Bu yaşam tarzı tehlikede olsun  Yazdır

Osmanlı Devleti'nin yıkılmasının ardından İslam toprakları parçalanıp küçük devletlere bölünmüş, her devlette milletine düşman bir sistem kurulmuş ve bu sistemler küresel güçlerin emrindeki zihniyetlerin hakim olduğu ordular tarafından dokunulmaz kılınmıştı. Bahsettiğimiz o parçalanmış topraklarda kurulan devletlerden biri olan Türkiye Cumhuriyeti'nin maruz kaldığı sistemin adı da kemalizmdi. Daha net söyleyelim; Kemalizm adını tarihin her dönemine askeri ve siyasi zaferlerle yazdırmış olan bu milleti bir daha karşılarında görmek istemeyen küresel güçlerin, Kürtleri ve Türkleri asimile etmek için kurduğu sistemin adıdır. Bu cümleyi önemine binaen tekrar ediyorum. Kemalizm adını tarihin her dönemine askeri ve siyasi zaferlerle yazdırmış olan bu milleti bir daha karşılarında görmek istemeyen küresel güçlerin, Kürtleri ve Türkleri asimile etmek için kurduğu sistemin adıdır. Bu sistem CHP tarafından kurulmuş kutsanmış 2007 yılına kadar da asker tarafından korunmuştu. Ne zaman birisi milli bir çıkış yapsa CHP saldırıya geçmiş asker de hemen devreye girip küresel güçlerin kendilerine olan güvenini tazeleyerek asimilasyon sürecimizin devamını sağlamıştı. Bu sistem aracılığıyla yapılan algı yönetimi operasyonlarının sonucu olarak ülkemizde sistem tarafından korunan, şımartılan, bu sistemden başka milli ve manevi değerleri olmayan bir kitle oluştu. Ülkenin kaymağını da yiyen bu kitlenin yaptığı her türlü saygısızlık ve ahlaksızlık ise bugün bile meşruymuş gibi davranılıyor. Bunlar içkilerini istedikleri zaman istedikleri yerde içerler, fuhuşlarını istedikleri zaman istedikleri yerde yaparlar, kimse karışamaz. Çok imtiyazlılardır, neredeyse hiç çalışmadıkları halde geneli zengindirler, lüks içinde yaşarlar, şehirlerin en gözde muhitlerinde oturur, en gözde mekanlara takılırlar, kendilerinden başka kimsenin kendileri gibi yaşamalarına da tahammülleri yoktur. Kendilerinden olmayan bir zengin gördüklerinde "Bu kesin hırsızdır, hırsız olmasaydı bu kadar parayı kazanamazdı" şeklinde yorumlar yaparlar, bu yorumlar aslında kendi servetlerinin kaynağının da izahıdır. Bunların gençleri evlerde kızlı erkekli kalırlar, doğan bebekleri çöp konteynerlerinde bulunur ama suçlu onlar değildir devlettir; çünkü devlet kürtajı yani bebeklerin anne karnındayken öldürülmesini yasaklamıştır, onlara da bebeklerini doğduktan sonra canlı canlı çöpe atmaktan başka çare bırakmamıştır. Gecenin bir yarısı mahallenin birinde ateş yakıp ellerinde içkileriyle birbirlerine bağıra bağıra küfürler ederek konuşurlar, yanlış anlamayın kavga ettikleri için değil ortamdaki yüksek sesli müzikten dolayı birbirlerini duyamadıkları için bağırırlar, biraz da sarhoşturlar ama sarhoş olmak onların en doğal haklarıdır. Mahalle sakinlerinden birisi çıkıp da rahatsız olduğunu söylemeye cüret ederse o mahalle sakinine hayatı zindan ederler ki bu da onların en doğal haklarıdır. Medyada çok güçlülerdir, sanat camiasının neredeyse tamamı ellerindedir, çok iyi sanatçı oldukları için değil kendilerinden olmayan sanatçıları ihtiyaç duydukları imkanlardan mahrum ettikleri için böyledir bu. Onları üniversitelerde kendileri gibi düşünmeyen öğrenci veya hocalara saldırırlarken görebilirsiniz ama mağdur hep onlardır; mesela yüzlercesi bir araya gelip sırf namaz kıldıkları için üç beş öğrenciye hem de mescitte saldırırlar ama medyalarına göre yine onlar haklıdır, Müslüman öğrenciler namaz kılarak onların yaşam tarzlarını tehdit etmiştir ya da öyle bir şeydir işte. Canları sıkılınca eylem yaparlar, milletin hakkını savunmak için yine milletin işyerlerini yağmalar, kamu hizmetindeki her yere her şeye zarar verirler. Eylem sürerken TV kanallarında açık unutulan mikrofonlarından kendi arkadaşlarını kastederek "keşke birileri ölse" dediklerini duyarsınız; Çünkü kullanabilecekleri ölüleri çok severler, bunlar için kendilerinden birilerinin ölmesi demek artık üzerinden duygu sömürüsü yapabilecekleri malzemelerinin olması demektir hele ki bu ölen çocuksa değmeyin keyiflerine. Bir çocuğun ölümü gibi acı bir olayı daha kullanışlı hale getirmek için "ekmek almaya gidiyordu" şeklindeki dramatik bir senaryoyla süsler yıllarca konuşurlar ama ölen çocuk kendilerinden değilse mesela Yasin Börü'yse en ünlü genel yayın yönetmenlerini canlı yayında umursamaz bir tavırla "haberim yoktu olsaydı onu da yazardım" derken görürsünüz. Yani kendilerinden biri ölünce yaptıkları insan taklidini kendilerinden olmayanlar için yapma ihtiyacı bile hissetmezler. Bir gün bunların yaptıkları ahlaksızlıklara tahammülü kalmamış birileri çıkıp bunlardan birkaçını döverse de hepsi tek vücut halinde, tüm medya güçleriyle harekete geçip, ünlü isimlerini de vitrine çıkararak "yaşam tarzımız tehlikede, özgürlüğümüz kalmadı, yobazlar ülkeyi ele geçiriyor" şeklindeki söylemlerle feryat etmeye başlarlar. Dövenlerin zihniyeti ve dövme sebepleri hiç önemli değildir, dövenler ateist bile olsalar bunları dövdükleri için dinci yobazdırlar artık, aslında mahalledeki evli barklı kadınlara sarkıntılık ettikleri için dayak yedikleri ise hiç konuşulmaz; çünkü işlerine ne geliyorsa onu yapar, onu söyler bunlar. İslam'ı ve Müslümanları karalamak için de kendi hayatlarından bazı kesitleri kullanırlar. Kendilerinin rezil yaşam tarzlarını Müslümanlara ithaf ederler. Hele ki bir Müslüman gerçekten yanlış bir şey yapmışsa o suç artık o kişinin değil tüm İslam dünyasının suçudur, İslam'ı savunan herkes de o suçu savunuyordur bunların gözünde. Türkiye sevgileri de bir başkadır bu zevatın, en çok atatürkçülükleriyle ve yaşamlarında zerre kadar izi olmadığı halde Türklükleriyle övünürlerken görürsünüz bunları. Bu ülke'nin sahibi gibi davranırlar ama her söylemlerinde ülkemize hakaret vardır. "Bu berbat ülke, bu lanet ülke" gibi sözler klasik cümle başlangıçlarıdır. Herhangi bir ülke veya kurum Türkiye aleyhine bir şey söylese veya yapsa onun en büyük destekçisi bunlar olurlar; mesela İsrail Mavimarmara'ya saldırdığında hiç bir Yahudi'nin olmadığı kadar Yahudi, sınırımızı ihlal eden bir Rus uçağını düşürdüğümüzde ise hiçbir Rus'un olmadığı kadar Rus oldular. Fransa'da bombalar patladığında Fransızlardan çok daha Fransız oldular ama ülkemizde bombalar patladığında Türk veya Kürt olamadılar hatta insan bile olamadılar.
Yukarıda yazdığım her şey maalesef gerçek, böyle insanlar gerçekten var ve maalesef onlarla birlikte yaşıyoruz. Peki bu insanlar nasıl türedi ?
Savaşlar artık eskisi gibi yapılmıyor. Küresel güçler toprakları işgal etmiyorlar, devletleri yıkıp yönetimleri ele geçirip kurdukları sistemlerle milletlerin zihinlerini işgal ediyorlar, hafızalarını silip yeni fikirler yüklüyorlar ve milliyetsiz maneviyatsız, kendilerine düşman olmayan yeni bir millet üreterek düşmanlarını ebediyen yok ediyorlar . yukarıda anlattığım kitle henüz çoğunluğumuzu temsil etmediği için çoğunuz algı operasyonlarının etkisine maruz kalmadığınızı düşüneceksiniz ama gerçek öyle değil. İlkeleri hala devletin resmi ideolojisi olan kemalizm'in bizi milli ve manevi değerleri olan, devamlı gelişen, her dönem bir öncekinden daha büyük, hami bir millet olmaya çalışmaktan vazgeçirip geçmişteki birkaç zaferle övünmeyi yeterli gören bir millet haline getirdiğini fark edemiyorsunuz hatta rahatınız bozulur korkusuyla artık bunu fark etmek bile istemiyorsunuz. İşte bu da CHP aracılığıyla yaklaşık yüz yıldır yapılan algı operasyonunun hepimiz üzerindeki başarılı etkisi. Ne demişti hikmet genç "Diyorlar ki, Japonya'ya atom bombası atılmasına rağmen uçtu. Türkiye hala yaya..! Türkiye'ye CHP’yi attılar, atom bombası ne ki?" Eyvallah hikmet abi.. selam ve dua ile

Yusuf Kaplan : Küresel sistemde İngiliz-Yahudi kapışması!

 

İnsan türü, ezberi çok seviyor: Ezber, rahatlatıyor insanı; kafa konforunu rahatsız etmiyor çünkü.

Ezberlerle yaşıyoruz; üstelik de ne olduğunu, ne'ye ve nereye dayandığını, nereden kaynaklandığını çok iyi bilmediğimiz ezberlerle.

O yüzden ezberlerimizin altüst olması, en son düşüneceğimiz şey. Dedim ya: Kim rahatının kaçmasını ister?

Ama bu yazıda ezberlerinizi yerle bir edeceğimi söyleyeyim yazının başındayken.

KAPİTALİST SİSTEMİ İNGİLİZLER KURDULAR. AMA...

En büyük ezberlerimizden biri şu: Dünyayı İngilizlerle Yahudiler el ele, kol kola, omuz omuza vermişler, keyiflerine göre yönetiyorlar!

İkinci bir ezber de şu: Dünyayı Amerikalılarla Avrupalılar yönetiyor.

Şimdi bu iki ezbere yakından bakalım, nasıl döküleceğimizi göreceksiniz: Dünyayı görünüşte Washington şekillendiriyor ama sadece görünüşte! Washington ya da Amerika, Yahudi hegemonyası demek.

Amerika, küresel sistemin sopasıdır; kaba güçtür, beyin değildir. Küresel sistemin beyni, İngilizlerdir. İki büyük sanayi devrimini İngilizler yaptılar. Cârî kapitalist küresel sistemi, İngilizler kurdular.

Adına ekonomi-politik devrim dediğimiz, insanı “homo economicus” / “ekonomik insan” olarak tanımlayan vahşî, gayr-ı insanî, insanı ezip geçen bir sistem bu.

Makinayı insanın önüne geçiren, insanı makinanın peşinden sürükleyen, insanı makinaya, paraya, üretime kilitleyerek hapseden, ontolojik olarak katleden bir sistem.

YAHUDİLERİN GELİŞİ: SOYKIRIM ZAFERİ!

Gelmek istediğim nokta önemli: Amerika'yı İngilizler kurdu ama Yahudilerle birlikte. İngilizler, Yahudilerin tıpkı kendileri gibi açgözlü olduklarını bildikleri için (kapitalist sistemi büyütme kaygısıyla) Yahudilerin önünü açtılar.

Ama zamanla Yahudiler, Amerika'da finans-kapitali, sistemi ele geçirdiler: İngilizlerin önünü kestiler, İngilizleri Amerikan sisteminden attılar, uzaklaştırdılar.


Özellikle de İkinci Dünya Savaşı'ndan, soykırımın yegâne muzaffer çıktığı, Yahudilerin önce Amerika'yı, sonra da sistemi ele geçirdikleri ve İngilizleri Amerika'dan da, sistemden de uzaklaştırdıkları bir düzen kuruldu 1945'lerden sonra.

Tabiî İngilizler de, Almanlar da büyük darbe yediler. Özellikle Almanya, Avrupa tarihinden silindi. İngiltere de küresel kapitalist sistemi kuran imparator olma özelliğini yitirdi.

Düzenin başına Yahudiler yerleşti: Soykırım zaferi!

Tabiî kendilerinin ellerinden tuttukları Yahudilerin kendilerine arkadan büyük darbe vuracaklarını tahmin edebiliyor olmalıydılar ama edemediler ya da açgözlülükleri buna izin vermedi yahut da Yahudi soykırımını hazırladılar sinsice!

Yahudiler, trajedilerin çocuğudur; kendi yazdıkları ve yaptıkları ama sonunda kendilerini yıkan, perişan eden, paranoyaklaştıran trajedilerin.

Velhasıl, Yahudiler, ikinci dünya savaşından sonra Amerika'yı her bakımdan teslim aldılar: Ekonomisine, medyasına, akademyasına, Silicon Vadisi'ne, Hollywood'una, silah endüstrisine, Pentagon'una vesaire el koydular, hâkim oldular, Amerika'yı teslim aldılar. Dünyayı oradan şekillendiriyorlar.

Soykırım gibi büyük bir trajedi üzerinden dünyanın efendileri oldular!

Ancak 70 milyon insanın kanı üzerine kurulan bu hegemonyayı sürdürmek öyle kolay olmayacaktı. İngilizler, 1980'li yıllara kadar toparlandılar. Almanlar da hakezâ!

İNGİLİZLERİN YENİDEN GELİŞİ: 2008 KRİZİ, IŞİD VE AB DARBESİ

İngilizler, Yahudilere, ilk büyük darbeyi önce Soğuk Savaşı sona erdirerek sonra da 2008 ekonomik krizini patlatarak vurdular.

Nihâî darbeyi ise, IŞİD üzerinden -İran'la birlikte!- Ortadoğu'nun siyasî, stratejik haritalarını çizerek gerçekleştiriyor İngilizler! Yahudilere dokunmadılar. Ama Yahudilere dokunmayarak dokundular ve intikamlarını aldılar Yahudilerden!

Bölgedeki bütün ipleri ele geçirdiler ve bu ipleri, bizim boynumuza (ve bizimle birlikte Yahudilerin boynuna) doladılar.

Bu arada, Avrupa Birliği projesine (yani Almanya'ya da) büyük darbe vurdular İngilizler. Portekiz'den Yunanistan'a kadar Avrupa'nın güneyini çökerttiler. Ve nihayet, Avrupa'nın temellerini sarsacak işlere imza attılar, AB'nin yürümeyeceğine karar verdiler ve AB'den çıkma kararı aldılar.

Ama bu karar çok riskli bir karar: Avrupa, arkadan büyük tekme yemiş oldu. Ve şok yaşadı. İngiltere'yi bir daha birliğe almayacaklarını açıkladı AB'li yöneticiler son toplantılarında.

İngiltere'de Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda İngiltere'den (Britanya'dan) ayrılma kampanyalarını hızlandırdılar. İngiliz yönetimi, bu tartışmaları dizginleyebileceğini ve yönlendirebileceğini düşündüğü içindir ki, AB'den ayrılma referandumuna izin verdi.

İNGİLİZLERE KARŞI YAHUDİLERLE İŞBİRLİĞİ!

İngilizler, yaş tahtaya basmazlar. Hesap-kitap yapmadan, İngiltere'nin, dolayısıyla Avrupa'nın tarihini derinden etkileyecek tarihî bir konuda rastgele adım atmazlar.

Ama bu süreç, İngilizlerin çok fütursuzca gittiğini gösteriyor: Bir taraftan IŞİD üzerinden bölgemizi allak bullak ettiler ve Türkiye'yi en güçlendiği dönemde içeriden ve dışarıdan perişan ettiler. Öbür taraftan Almanya'yı vurdular AB üzerinden, yere serdiler!

İngilizler geliyor! Hem de çok berbat bir şekilde, büyük risk alarak geliyorlar! Tarihi yeniden kendileri yapabilmek için.

İngilizlere aslâ güvenilmez. Şeytana pabucunu ters giydirecek tıynette, sinsilikte bir tür'dür İngilizler.

Türkiye, İngilizlerin saldırısını püskürtebilmek için Yahudilerle anlaşıyor! Çok riskli bir iş bu. Allah yardım etsin bu ülkeye. Bu kadarını söyleyeyim şimdilik.

 

Engin Ardıç : Atatürkçü beygirler

Bunu bile kullanmaya kalktılar. Yok artık!
Konu, Gazi Koşusu... Dün yapıldı, yazıyı yazdığım şu anda sonucu bilmiyorum, hangi beygirin birinci geldiği de beni hiç ilgilendirmiyor.
Öyleyse nesi ilgilendiriyor? Aydın Doğan gazetesinin lafazanlığı.
Meğerse dün atlar Atatürk için koşmuşlar! (Öyle dediler, "ulu önder için doksan yıldır dörtnala"...)
Doksan yıl öncesini anlarız, hani belki kazanan ata ulu önder biner de gezer, resim çektirir, model durur da heykel yaptırır. Bir yararı, bir anlamı olur.
Bir at bugün "Atatürk için" nasıl koşabilir yahu?
Bunlar ne bilinçli beygirlermiş, Atatürk için terlerini döküyorlar, gemi azıya alıyorlar... Acaba bu suretle onun ilke ve devrimlerini mi savunuyorlar?
Türk spor tarihindeki anlamı büyükmüş bu koşunun.
Ulan alt tarafı beygir yarışı!
Çünkü adı Gazi Koşusu.
Peki, 1934 yılında soyadı kanunu çıktı, niçin bu koşunun adını Atatürk Koşusu olarak yenilemediniz de Gazi kaldı?
Birtakım bürokratların Mustafa Kemal adını duyunca sinirlendikleri, "ne demek Mustafa Kemal, sadece Atatürk diyeceksin" diye çıkıştıkları ülkede, bu soruyu sormak herhalde hakkımızdır.
Gazi Koşusu, birinci gelene 2 milyon 467 bin lira kazandırıyor.
Atın kendisine değil, sahibine ve yetiştiricisine.
Mazlum beygire kazandırdığı, iki çuval arpa.
Hani bir zamanlar televizyonda "şebek maymunu Çarli" vardı, ayda 39 bin dolar alıyordu. Tövbe, parayı maymunun sahibi alıyordu, maymuna da bir hevenk muz.
Yani bu beygirler şimdi Atatürk aşkına mı piste sürülüyorlar, 2 milyon 467 bin lira aşkına mı?
Kazanana hayırlı olsun da, ne halt etmeye "ulu önder için" diye hamaset yapıyorsunuz?
Ulu önder için koşsalar ne olacak, diyelim Avrupa Birliği'ne girmemiz için koşsalar ne değişecek?
Haa, bakınız, bu koşuda bir zamanlar İnönü de Bayar da "at koşup zafer yaşamışlar"... Allah Allah, bunlar beygir yetiştirmeye de mi soyunmuşlarmış?
Madem ayıp değildi, Bayar'a hediye gelen Afgan tazısını bile niçin mahkeme konusu yaptınız?
1929 yılında Mahmut Celal Bey "Cap Gris Nez" isimli atıyla, 1930 yılında da İsmet Paşa "Olgo" isimli atıyla kazanmış Gazi Koşusu'nu.
Kaç lira aldıklarını öğrenemedik, muhakkak para için değil Gazi Paşa için koşmuşlardır. Para için koşsalar bile banknotun üstünde Gazi'nin resmi var, yani manevi değeri de çok büyük.
Koşan İnönü'nün kendisi değil canım, beygiri. Bayan Mevhibe de Dikmen'de "at binerdi" ya, devrin gazetelerine haber olurdu...
Yani düşünebiliyor musunuz, şimdi de mesela Kılıçdaroğlu dıgıdık dıgıdık...
Aydın Doğan'ın adamlarının "patronun arsa kapatıp site yapma" kavgasını Atatürkçülük mücadelesi diye pazarladıkları yetmedi, şimdi laf beygir toynağına kadar düştü.

Ahmet Kekeç : Bu rezil tiyatro bitsin artık!

 

Eski mutlu, Kemalist, aydınlanmacı, çağdaş, müreffeh Türkiye ne şahaneydi.

Bir taraftan “Niçin Avrupa Birliği’ne, Batı’ya, Batılı değerlere, çağdaşlığa karşısınız, niçin AB’nin bir Hıristiyan kulübü olduğunu söylüyorsunuz?” diyorlardı ve basıyorlardı darbeyi, sopayı, işkenceyi, faili meçhulü... 

Bir taraftan, “Ne bu Avrupa Birliği merakınız? Bırakın şu Kopenhag kriterlerini. Siz ülkemizi Batı’ya peşkeş mi çekeceksiniz? Mustafa Kemal Atatürk’ün tam bağımsız, bağlantısız ülke kriteri yetmiyor mu?” diyorlardı ve yine basıyorlardı darbeyi, sopayı, işkenceyi, faili meçhulü...

İki tutum da, devlet politikasıydı.

Hem bir “devlet politikası” olarak itildiğimiz “Avrupa Birliği sürecine” inanmamız ve çağdaş Batılı değerlere biat etmemiz isteniyordu, hem de bizzat devlet eliyle oluşturulmuş Avrupa Birliği illüzyonuna karşı “üçüncü dünyacı” Kemalist barikatlara intisap etmemiz bekleniyordu.

Rahmetli Necmettin Erbakan, bir tarihte, yani Başbakan olmadan çok çok önce, “Avrupa Birliği Hıristiyan kulübüdür” diye bir laf etmişti.

Bu laf yüzünden kıyameti kopardılar, yıllarca “Demek sen çağdaş batılı değerlere karşısın, ha!” diye baskı uyguladılar adamcağıza. 

Hatta, Batılı değerlere yüz çevirmesin, ülkemizi çağdaş dünyadan koparmasın diye (Hasan Cemal’ler eliyle) mütemadiyen asker sopası gösterdiler... 28 Şubat gelince o sopayı indirdiler.

Erbakan iktidardan uzaklaştırıldı.

Partisi kapatıldı.

Kapatılan partinin yerine yenisi kuruldu.

Bu parti (yani Fazilet Partisi), programına beklenmedik bir biçimde “Avrupa Birliği hedefi”ni koydu; demokrasiyi, hukuk devletini ve AB standartlarını savunmaya başladı.

Fazilet Partisi’nden kopanların kurduğu AK Parti de, aynı şekilde, hem programına “Avrupa Birliği hedefi”ni koydu, hem de demokrasiyi, hukuk devletini ve “AB standartlarını” savunmaya başladı ve beklenmedik (aslında beklendik) bir biçimde iktidara geldi.

Sonra ne mi oldu?

Batılı değerlerin bayraktarlığını yapan ve AB standartlarından sapmayı “darbe nedeni” sayan kesim (bürokratik oligarşi ve çağdaş aydınlanmacılarımız), fikir ve ahlak değiştirip, “AB karşıtı” bir pozisyona geçiverdi.

Neler söylemiyorlardı ki? Erbakan, partisi kapatıldığı için, bir Hıristiyan mahkemesi olan AİHM’e gitmiş.  Bu dinciler, ülkemizi Batıya peşkeş çekecekmiş. Her mahallede kilise açılıyormuş. Mayından temizlenen araziler yok pahasına İsrail’e satılıyormuş. BOP Eşbaşkanı Erdoğan ülkeyi Avrupa Birliği’ne ve Amerika’ya tapulamaya çalışıyormuş. “Sarı saçlım, mavi gözlüm” neredeymiş? Ülkeyi yeniden “devrim rotasına” sokan Perinçek’ler, Şener Eruygur’lar, Çetin Doğan’lar haksız mıymış?

Eski mutlu, Kemalist, aydınlanmacı, çağdaş, müreffeh Türkiye değişti, egemenler konumlarını kaybetti. Her duruma uyarlanabilir bereketli Avrupa Birliği malzemesi de, “malzeme” değerini kaybetti.

Erbakan’da nakısa gördükleri şeyin aynını kaç yıldır İngiltere eski Dışişleri Bakanı Jack Straw söylüyor ama ilerlemeci Batıcılarımız oralı değil.

Ne diyordu Straw? “Bu açıkça ifade edilen bir söylem değil ama Türkiye’nin AB sürecinin tıkanması Türkiye’nin Müslüman bir ülke  olmasıyla ilgiliydi. Bulgaristan ve Romanya da tüm kriterleri karşılayamadı ama AB’ye alındılar. Türkiye’ye farklı davranılıyor, bunu itiraf etmek lazım...”

Straw’un söylediklerine keşke İngiltere Başbakanı Cameron da kulak verse, “Biz Batılılar ne aşağılık yalancılarız... Türkiye’ye farklı muamele uyguladığımızı itiraf edeceğimize, 3 bin yılından önce üye olamazsınız diyerek müstakbel ortağımızı suçluyoruz.  Bizim üyelikten çıkmaya çabaladığımız şu çürümüş yapıya, sırf Müslüman diye başkalarını dâhil etmeme anlayışı, nasıl bir anlayıştır? Bizim ipimizle kuyuya inilmez. Hiç delikanlı değiliz!” dese ve ilerlemeci Batıcılarımızı “aptal” konumundan kurtarsa...

Bu rezil “AB tiyatrosu” da bir an önce bitse!

 

Melih Altınok : Kardelen Ertuğrul

 

Hürriyet'in eski başkırosu pazar mazar demeden dün yine patronunun işlerine koşturuyordu.
Tavuk çiftliğinden ve "en iyisi işlek bir yerde tekel bayiinden" hallice bir proje geliştirmiş ve eğitim "işine" göz dikmişti bu kez de.
Yazısında Cumhurbaşkanı'na seslenen eski başkıro özetle Erdoğan'ın bir eğitim seferberliği başlatması halinde patronu Aydın Doğan'ın da "seve seve" kendisine yardımcı olacağını söylüyordu. Tabii ki evlerden ırak kendine has üslubuyla:
"Şuna ben de eminim.
Cumhurbaşkanı Erdoğan böyle bir geminin kaptanlığını yapmaya karar verirse başarılı olur.
Tanıdığım Aydın Doğan'ın da bu gemide olacağına eminim..."
Breh breh ve de Allah Allah.
Aldı mı beni garip sorular...
Tamam sorunlarımız elbette var.
Ama Erdoğan'lı yılların ulaştırma ve sağlık gibi en başarılı olduğu alanlardan biri sayılan eğitimde niçin Aydın Doğan'ı da cepheye çağıracak kadar acil bir seferberliğe ihtiyaç olsundu ki?
İlkokul talebelerine tablet bilgisayar dağıtılırken bile "masraffff" diye titreyen namelerle manşetler atan yine onun gazeteleri değil miydi?
Ayrıca eski Başkıro, niçin "türlü fedakârlığa hazırız albayım" ağızları yapmaya başlamıştı?
Evet benim aklıma da sizin gibi şu zengin liselerinin mezuniyet balolarındaki "hökümet protestoları" geldi.
Anlaşılan o ki Başkıro, Beştepe'nin, bir avuç sosyete ailesi dışında kimsenin önemsemediği bu eğlenceleri çok ciddiye aldığını düşünmüş ve "uzlaşı pilavını yine ısıtırız" diye heveslenmişti.
Meğer yanılmışım!
Zira eğitim sorununa yaklaşımını yazısındaki "Sadece bizde değil, neredeyse bütün Müslüman ülkelerde gençler mutsuz..." cümlesiyle pek bir iyi özetleyen başkıroya bir başka yazar ilham olmuş.
Şaşıracaksınız ama Star yazarı Ahmet Taşgetiren.
Evet, Ahmet Ağabey'in birkaç gün önce yazdığı "eğitim üzerinden uzlaşı" temalı makalesinden sonra acilen yazısı gelmiş ve masaya kendini zor atmıştı eski başkıro.
Ve kaleminden, Erdoğan'a acil eğitim seferberliğinde beraber yürümesi için tavsiye ettiği şu isimler dökülüvermişti; usul usul, ılık ılık, ılgıt ılgıt...
Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan, Aziz Sancar, Aydın Doğan, Ahmet Albayrak, Ethem Sancak, Ertuğrul Özkök, Taha Akyol, Ali Nesin, Ömer Dinçer, Güler Sabancı, Avni Çelik, Mustafa Ruhi Şirin, TÜSİAD, MÜSİAD...
Sakin olun sizin yerinize köşeden köşeye dolaşan sıralı tam listeyle ilgili her şeyi soracağım:
1- Ne alaka?
2- Eğitimciler, büyük okul sahipleri, iş adamları nerde?
3- Mevzu medyaysa bu ülkenin en yüksek tiraja, reytinge ve yaygınlığa sahip; demokratların, dindarların ve yoksulların "da" takip ettiği dev medya kuruluşları niye yok? Peki ya, yine bu kesimlerin itibar ettiği siyasiler, gazeteciler, akademisyenler?
4- Bu soru şahsi olacak ama;
"Bari eğitimde uzlaşalım" diyen başkıro, alıntıladığı Taşgetiren listesinden bir ismi "daha şimdiden" niçin çıkardı. Başkıro İbrahim Betil'i sevmiyor mu yoksa?
5- Bu da sevgili talebelerimiz için gelsin; Babam bu kadar güzel pasta yapmayı nereden öğrendi?

Ali Karahasanoğlu : Gülen, Gülen.. Kendine gel, “otorite”ye(!) sırtını dönme!

 “Otoriteden izin alınmalıydı” diyen sizin hocanız değil miydi?

“Organizatörlerin İsrail ile yardımın gönderilmesi konusunda uzlaşmaması otoriteye başkaldırıdır. İzin alınmalıydı” diye demeçler veren, sizin “kainat imamı”nız değil miydi?

Samanyoluhaber’de.. Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’u çıkartıp.

Tayyip Erdoğan’ın tarihi “One minute” çıkışı için..

Erdoğan’ın o konuşmayı niçin yaptığını biliyorum. Karşısındaki adam çok dolu bir adam. Onunla başa çıkamadığı için ‘One minute’ deyip hırçınlaştı. Şimon Peres çok deneyimli, kültürlü bir adam. Usta, kibar bir adam. Başbakan ona karşı direnemediği için böyle bir hamle yaptı” dedirten..

Demesine fırsat veren siz değil miydiniz?

Şimdi ne oldu da?

Eski dostunuz İsrail’e sırt dönüyorsunuz.

“Otorite”ye laf çakıp, Türkiye’nin uzlaşmaya giderek, yanlış yaptığı imasında bulunuyorsunuz?

Söyleyin, ne oldu?

Başınıza taş mı düştü?

Hak yolu mu gördünüz?

Yoksa kafanızdaki başka tilkilikleri hayata geçirmek için..

Son çare olarak..

İsrail karşıtlığından, kendinize itibar mı sağlamaya kalkışacaksınız?

Kaybettiğiniz itibarı..

İsrail aleyhtarlığı ile mi, kazanmayı umuyorsunuz?..

Kusura bakmayın..

Kimse inanmaz size..

Samimi değilsiniz, çünkü..

Dürüst değilsiniz.

Gülen grubunun İsrail’e yaklaşımını biliyorsunuz..

Yukarıda kısaca özetledim..

İsrail’e hep sempati ile bakan.

“Diyalog” ile başlayıp..

Bugünkü Yahudileri bile...

Cennete koyma vaadinde bulunan..

İsrailli katiller, Filistinlileri öldürürken..

Sessiz kalıp..

Bir tane İsrailli çocuk öldü diye..

Geceleri uyuyamayıp, gözyaşı döktüğünü iddia edenler..

İsrail’i; sadece kendi karasularında değil..

Uluslararası açık sularda bile “otorite” kabul eden Gülen grubu..

Şimdi geldiğimiz noktada..

Mavi Marmara gemisi ile ilgili olarak.. Türkiye’nin şartlarının, İsrail tarafından kabul edilip.. Anlaşma imzalanmasının beklendiği günlerde..

“Türkiye geri adım attı” diye haberler üretiyorlar..

“Türkiye, Gazze ablukasını resmen tanıyor” diye, başlık atıyorlar..

“Tazminat yerine, yardım yapılacak” diye, ahlaksızca çarpıtmalarda bulunuyorlar..

Öyle ki..

“Katliamın hesabı sorulmayacak” şeklindeki başlığı görünce..

Gözlerim yaşardı..

İsrail’in yaptığı cinayetlere, Gülen medyasından ilk defa..

“Katliam” nitelemesi yapılıyor!

Ve bu noktada insanın sorası geliyor..

Bre sahtekarlar..

Sizin hocanız, “Otoriteden izin alınmalıydı” dediğinde...

“Ne izni hoca? Bunların yaptıkları resmen katliam.. Adamlar katliam yaparlarken.. Biz onlardan izin mi alacaktık” itirazında niye bulunmadınız?

Hocanıza dört kol yapışıp.

Onu göklere çıkartıp, övdünüz..

6 yıllık Türkiye’yi suçlama ve yerin dibine batırma politikalarınızdan sonra..

Türkiye hem İsrail’e.. Hem de size karşı direnip, sözünü dinletme noktasına geldikten sonra..

Şimdi gelmişsiniz..

“Türkiye, İsrail’in şartlarını kabul ediyor” diyorsunuz..

Kim kimin şartlarını kabul ediyor?

İsrail’e bırakırsanız..

Şehit ettiği Türkleri, “korsan” olarak bile ilan edebilirdi..

İsrail’e bırakırsanız..

Tazminat, yardım değil..

İsrail askerlerinin üniformalarına zarar geldiği için, kendisi tazminat talep ederdi..

Ablukayı da..

“Konuşmaya bile gerek yok” diyerek sürdürürdü..

Ama İsrail boyun eğdi..

Bizim İsrail muhibleri, boyun eğmedi..

“İsrail ile anlaşma yapılıyor” diyerek..

Tayyip Erdoğan’ı..

Ve AK Parti iktidarını zor duruma düşürmeyi hedefliyorlar....

Ve bunu öyle ikiyüzlüce yapıyorlar ki..

Güya direkt kendileri, bu yorumu yapmıyorlar da..

Bir başkası yapıyormuş..

Gülen grubu da.. O medya organından aktarıyorlarmış.

Ulan ikiyüzlü istismarcılar..

İlla birisinden aktaracaksanız..

Niye İsrail medyasından birini tercih ediyorsunuz ki?

Akit’i referans alın.

Akit’ten aktarın, İsrail ile Türkiye’nin anlaşmasının ayrıntılarını.

İsrail’in medya organından alırsanız.

Tabii ki onlar..

Kendi açılarından verecekler, olayı.

Tabii ki.. “Türkiye İsrail’in şartlarını kabul etti” diyecekler..

Olay meydanda..

İlk gün Türkiye’nin istediği, “özür” idi..

Özür dilendi.

İlk gün söylenen.. “Tazminat” idi..

Bugün yarın, göreceğiz.. Tazminat ödeniyor mu ödenmiyor mu!

Ödenmez ise..

Gülen grubu İsrail’den de yana olsa.  Görüntüde Türkiye’den de yana olsa..

Bizim durduğumuz yer belli.

Tazminat ödenmediği takdirde, İsrail ile anlaşma olmaz..

Tazminat ödenmeden, bir anlaşma yapılacak olursa..

Biz o anlaşmayı tanımayız.

Anlaşmayı yapanları da tanımayız.

Bu kadar açık. Bu kadar net.

Son şart ne idi?

Gazze’ye ablukanın kaldırılması.

Bu ne demek?

Gazze’ye gitmesi gereken ihtiyaç malzemelerinin, İsrail’in keyfi engellemeleri ile karşılaşmadan, Filistinlilere ulaştırılması..

Bundan da, geri adım yok.

Geri adım atılacak idiyse.. 6 yıl niye beklendi ki?

Bunun şartları değişik şekilde formüle edilebilir.

İsrail’in bir limanına, şekli olarak girdi çıktı yapılması.. Ambargonun/ablukanın kalkmadığı anlamına gelmez..

Türkiye’den yola çıkarken..

Bütün mallar kayıt altına alınır.

Sonra. İster İsrail limanına girsin. İster girmesin..

Filistinlilere ulaştığında mallarda bir eksiklik yok ise.. 

Aradaki formalitelere takılmaya hiç de gerek yok.

Makul zamanda..

İstedikleri kadar denetim yapsınlar..

Ama kalkıp da..

“Şu kadar yiyecekten fazlası olmaz. Bu kadar meyveden fazlası olmaz.. Bu kadar  ilaçtan fazlası olmaz” demesinler..

Gerisi, boş laftan ibarettir.

Ardan Zentürk : BREXIT: 2030 dünya paylaşımının ilk adımı...

 

Eğer, İngiliz halkının Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılma kararını bir, “Avrupa içi” hesaplaşma adımı olarak görür, üstelik bir de Türk-AB ilişkisini bu gelişmeye göre yeniden belirlemeye kalkarsak büyük yanılgı yaşarız. Konunun AB’nin ötesinde, şimdiden kendini gösteren “2030 yılı küresel paylaşım mücadelesiyle” bağlantısı var. 2030 yılı itibariyle yeniden yapılanacak dünya ekonomi sisteminin öncü dalgasını yaşıyoruz, asıl büyük fırtına 2020 yılında başlayacak...

Günlük tartışmalar akademik derinlik ve geleceğe dönük akılcı derinlik taşımıyor: Bu olayın devam sürecinde ne Birleşik Krallığa ne de AB’ye hiç bi’şey olmaz, gelişme Türkiye-AB müzakere sürecinde Ankara’ya ayrıcalıkla bir manevra alanı açmaz. Ama Türkiye bugünden “2030 sendromuna” hazırlanmaya başlarsa, AB dışındaki alanlarda geniş hareket şansı yakalayabilir.

Birleşik Krallık, 40 yılı aşan bir süredir zaten, bir ayağı kapı eşiğinde gövdesi dışarıda AB üyesiydi. Referandum yalnız kapı eşiğindeki ayağın geri çekilmesidir, AB’yi kurumsal olarak etkilemez. Fiili durumun hukuki zemin kazanmasından ibarettir. Bundan böyle Alman-Fransız çekirdekli AB, Brüksel’deki bürokratik oligarşiyi zayıflatacak bir reform programı ile de yoluna devam eder...

İskoçlar başta hiçbir “Adalı halk” da Birleşik Krallık’tan ayrılma sevdasına düşmez, çünkü ortak oldukları devlet, “tarihi” olarak nitelenen bir tercih yaptı ve yüksek ihtimal, bir kez daha 21’nci yüzyılın en kazançlı devletlerinden biri olarak adlandırılmasına yol açacak bir adım attı...

Yeni paylaşım savaşının ayak sesleri...

Önce, yalın gerçeği ifade etmekte yarar var: Soğuk Savaş sonrasında “liberalizmin” maske olarak kullanıldığı, finans kapitalin ekran üzerinde ürettiği karşılığı olmayan trilyonlarca Dolar’la ekonomiyi berbat bir borsa oyunu, küresel hırsızlık ve üretimsiz-istihdamsız bir felakete dönüştürdüğü dönem sonlanıyor... Ekran üzerinde ışık hızıyla yolculuk eden trilyonlarca Dolar’ın bir tek istihdam yaratmadığı, buna karşılık 100 Dolar milyarderinin toplam servetinin 3.5 milyar insanın cebindeki paraya eşit olduğu berbat düzenin sürdürülebilir olmadığını herkes anlamış durumda...

Paranın yeniden yatırıma, üretime, üretimden doğan kara ve haliyle istihdam yaratmaya yöneleceği yeni bir dönemin kapısı aralanıyor.

Bu, kuşkusuz günümüzdeki oligarkların sonuna kadar direneceği hayli çalkantılı bir dönem...

Paranın yeniden üretim alanlarına döneceği yeni dönemde Pazar büyümesi, yenilenebilir yeni enerji kaynakları ve arz-talep dengesinin  çıta yükseltmesine zemin hazırlayacak iki yüksek potansiyelli bölge, aynı zamanda yeni dönemin paylaşım kavgasının da şekilleneceği alanlar olarak dikkat çekiyor: 1- Sahra altı Afrika, 2- Hindistan dahil Asya-Pasifik stratejik alanı...

Yeni enerji kaynakları, yüksek hacimdeki alt yapı yatırımları ve nüfusunun dinamik yapısıyla Afrika’nın 2030’daki yıllık toplam iş hacminin 6 trilyon Dolar’a ulaşacağı hesaplanıyor.

Aynı yıl Hindistan’ın bugün 50 milyon olan “orta sınıfının”475 milyona, Çin’in orta sınıfının ise 1 milyara çıkması bekleniyor. Yani, 2030 yılında yalnız bu iki ülkede bir Avrupalı orta sınıf aile gibi yaşayan ve tüketen 1.5 milyarlık genç bir orta sınıf doğmuş olacak. Rakam, günümüz AB nüfusunun yaklaşık üç katı tüketici grubudur.

Bu nedenle dünyanın küresel güçleri 2030 paylaşımına hazırlanmakta, bu çerçevede, Birleşik Krallık da, AB’den ayrılarak geleneksel Amerikan ittifakına sırtını dayamayı tercih etmektedir.

Görünen, çekirdeğinde ABD-İngiliz ittifakının olduğu, çevresinde Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın bulunduğu küresel bir yapılanmanın Afrika ve Asya-Pasifik’te doğacak pastanın en büyük dilimine talip olduğu, bunlara zaman içinde Norveç, Danimarka ve Hollanda’nın katılabileceğidir.

Gelişme, Almanya-Fransa-İtalya-İspanya hattını birbirine adeta kenetler, ortaya atılan fikirlerin aksine, AB dağılma değil, çekirdeğinde güçlenme rotasına yönelir. Çünkü ABD-İngiliz İttifakı’nın küresel manevraları karşısında bu devletlerin birbirlerine daha çok ihtiyacı olacaktır.

Türkiye bir süre sabır gösterebilir...

Türkiye’nin özellikle son 12 yılda gerçekleştirdiği “Afrika atağı” bu, yeni denklemde en büyük kozumuz olacak. THY’nin Afrika’ya giderek hakim olmasının, TİKA’nın sürdürdüğü çalışmaların gerçek sonuçlarını önümüzdeki 15 yıl içinde alacağız. Tarihin seyri Türkiye jeopolitiğini, doğal uzantısı olan Orta Asya ve Ortadoğu’dan Afrika ve Asya’nın derinliklerine taşıyor, ilginçtir.

Türkiye’nin, bir Amerikan-İsrail projesi olan Somaliland’e karşı emperyalist güçlerin “geleceği yok” diyerek kaderine terk ettiği Somali’yi yeniden ayaklarının üzerine kaldırması aslında gelece dönük çok önemli işaretler içeren bir küresel meydan okumadır.

Benzer atakların “Pakistan’ın hassasiyetleri dengelenerek” Hindistan ve “Doğu Türkistan sorununu yumuşatacak çok özel bir diplomasiyle” Çin’de de gerçekleşmesi gerekiyor...

AB ile müzakere süreci sabırla devam etse de 2023 hedeflerimizin ötesine bakmamız önemli...

Yakın tarihte küresel sistem yıkılıp yeni bir yapı ortaya çıkabilir ama önemli olan o yeni dünyada Türkiye’nin hak ettiği yeri almasıdır...

Resul Tosun : Medine mi mukaddes Londra mı? Ya da ibadete ceza, seyahate mükâfat mı?

 

Gazetemizin dün birinci sayfadan verdiği bir haber vardı. ‘Kadir gecesi 25 bin Türk umrede olacak’ şeklindeydi. 

Yıl boyunca umreye gidenlerin sayısı ise yüzbinlerin üzerinde. Mesela 2014 yılında 400 binden fazla mümin umreye gitmişti.

Bu rakamlar, toplumumuzun umre ibadetine dolayısıyla mukaddes beldelere verdiği değer açısından önemli.

***

Fakat ortada bir gariplik var.

Umreye giderse cezalandırılır gibi işlem gören vatandaş Londra’ya seyahate gittiğinde ödüllendiriyor!

Ben Londra dedimse bugünlerde İngiltere gündemde olduğu için hem de mesafeler birbirine yakın olduğu için, yoksa batıdaki bütün şehirlere yapılan seyahatle kıyaslandığında Mekke ve Medine’ye yapılan umre ( tabiatıyla hac seyahati) adil olmayan farklı bir muameleye tabi tutuluyor.

***

İstanbul’un Londra’ya uzaklığı 3003 (üçbinüç) km.

İstanbul’un Cidde’ye uzaklığı 3102(üçbinyüziki)km.

İstanbul’un Medine-i Münevvere’ye uzaklığı ise 2807(ikibinsekizyüzyedi)km.

Mesafeler neredeyse aynı.

Fakat siz 3003 km uzaklıktaki Londra’ya Türk Hava Yolları’ndan erken rezervasyonlu bilet alacaksanız gidiş dönüş için sadece 300 dolar bazen daha da az ödüyorsunuz.

Eğer aynı şekilde umre için Medine’ye bilet alacaksanız 661 dolar ödüyorsunuz!

THY sitesine girip 4 Ekim gidiş 21 Ekim dönüş Londra için rezervasyon fiyatına baktım 378 TL(130 dolar civarında), aynı tarihler için Medine fiyatına baktım 1891 TL(650 dolar civarında)rakamlar gördüm!

***

Bunun anlamı ibadete gidenlere en az 361 dolar ceza kesiliyor demektir! Ekim ayı örneğine göre de 520 dolar fazla tahsilat yapılıyor!

Bu farkın makul bir izahı var mı?

Bu kadarla da kalmıyor.

Umreciden 50 dolar da Diyanet ve TÜRSAB için kesiliyor. Peki aynı 50 dolar Londra’ya gidenlerden alınıyor mu? Hayır alınmıyor!

Yani Londra’ya giderseniz kampanyalarda veya erken rezervasyonlarda gidiş dönüş için sadece 300 dolar veya daha az,  daha kısa mesafede olan Medine’ye umre için giderseniz 711 dolar ödüyorsunuz yani 411 dolar veya daha fazla ödeme yapıyorsunuz!

Halbuki, umre bileti için şirketler mecburen aylar öncesinden rezervasyon yapıyor!

***

Hava yollarının umrecilere uyguladığı bu muamele bu kadarla da kalmıyor!

THY’nin miles hesaplarında da Londra’nın gözetildiği anlaşılıyor. Mesela  daha uzun mesafede olan Cidde uçuşlarında miles kazanımı Londra’dakinden daha düşük!Merak eden internet ortamında miles hesaplarına bakabilir.

Öte yandan Londra’ya uçan hemen hemen bütün uçaklar körüklere yaklaşıyor ve yolcular salondan direkt uçağa geçiyorlar. Umreye giden uçakların da büyük çoğunluğu körüğe yanaşmıyor. Umreciler otobüslerle taşınıyorlar ve yolcular uçak merdivenlerinde beklemek zorunda kalıyorlar.

Hadi yaz ayları neyse çekilir de, kış aylarında da durum aynı olduğu için ihrama girmiş müminler o bekleme süresince soğuktan titremeye başlıyorlar!

***

Bütün bunları eleştirmek için yazmıyorum. Eskiden beri devam eden bu yanlış uygulamaya dikkat çekmek ve uyarmak için yazıyorum.

Çünkü THY yönetiminin bu kurumu nasıl dünyanın en başarılı gözde kurumu haline getirdiklerini çok iyi biliyorum. Hatta THY’de ki gelişme ile ilgili TRT Arapça’da özel bir program bile yaptım.

Son 14 yıl içinde THY’yi bir dünya markası yapan yöneticileri kutluyorum.

Ama umrecilere karşı bu zorlaştırıcı ve adaletsiz uygulamaya artık son vermelerinin zamanı gediğini düşünüyorum. Onca meşgalenin arasında belki unutmuş olabilirler diye ben tekrar hatırlatıyorum.

Hatırlatmakta fayda var!

 

Kayahan Uygur : AB’den son dedikodular 

Neden İngiltere Başbakanı Cameron çıkış görüşmelerini başlatmak için 3 ay bekleneceğini söyledi? Neden Almanya Dışişleri Bakanı, Fransa, İtalya ve Benelux ülkeleri dışişleri bakanlarını toplayarak görüşmelerin hemen başlaması için Cameron’a acil bir çağrıda bulundu? AB Komisyonu Başkanı Juncker hangi niyetle daha da ileri giderek “Bu, anlaşarak yapılan bir boşanma değil, zaten İngiltere ile ilgili ilişkimiz de bir aşk ilişkisi değildi” dedi? Ve neden Merkel birden sahneye çıkarak Avrupalı politikacılardan acele etmemelerini istedi? Bütün bu olup bitenin elbette bir anlamı var. 

Paramparça 

Avrupa Birliği’nin temeli olan Alman-Fransız ortaklığı Brexit ile darmadağın olmuştur. Merkel ile Hollande arasındaki derin uçurum birkaç saat içinde ortaya çıkmıştır. Paçası tutuşmuş olan Hollande, telaşla “Böyle devam edemeyiz” diyor. Fransa, yeni bir sözleşmeyle reform yapılarak yeniden güven kazanılmasını istiyor. Tabii Hollande’ın peşinde AB’den çıkış için ikide bir referandumu zorlayan bir aşırı sağ vardır. Merkel ise bu kargaşadan Alman liderliğini ve kendi rolünü pekiştirmek için yararlanmak istiyor ve statükoyu savunuyor. 
Fransa Devlet Başkanı büyümeye ağırlık veren, kamu yatırımlarını öngören sosyal politikaları gündeme getiriyor. Daha da önemlisi 19 üyeli Avro Bölgesi’nin özellikle desteklenmesini söylüyor. Bir patron gibi davranan Merkel’in cevabı ise aceleci ve basit çözümlerden kaçınmak, sıkı para politikasına devam etmektir. Üstelik Merkel sadece Avro Bölgesi’ndeki ülkelerin değil, 27 üyenin hepsinin beraber olmasını vurgulamaktadır. Bu hamlelerden kolaylıkla çıkartılacak sonuç şudur: Fransa birbirine yakın olan ülkelerin daha sıkı bir birliktelik kurmalarını istemekte ve Almanya’dan kendisini ve güç durumda olan benzer ülkeleri ekonomik yardımla kurtarmasını talep etmektedir.  Almanya’nın ise daha sıkı birlikteliklere şimdilik niyeti yoktur. Avro Bölgesi’ne girmeyen ülkeler daha çok Almanya’ya yakın ülkeler olduğu için Merkel onları kendi etrafında toplamaya çalışmaktadır. Bu bir bakıma Almanya’nın İskandinav ve Doğu Avrupa merkezli bir güç odağı yaratma çabasıdır. 

Denge bozuldu 

Belli ki İngiltere AB’den ayrılınca Fransa ile Almanya arasındaki politik denge bozulmuş ve ağırlık Almanya’dan yana kaymaya başlamıştır. Bunun için Fransa acele müttefiklerini yanına toplayıp Almanya’yı yeni bir politika izlemeye zorlamakta, Merkel ise aldırış etmemektedir. Fransa Devlet başkanı Hollande, Cuma günü Komisyon Başkanı Juncker ile ve Avrupa Parlamentosu Başkanı Schulz’la görüşmüştür. Bunların ikisi de Avrupa’da daha sıkı bir birliktelikten yanadır. Merkel ise sadece Konsey Başkanı Tusk ile görüşmüştür. O da bu öneriye Merkel gibi ihtiyatlı yaklaşmaktadır. 
Merkel ile Hollande’ın arasındaki başka bir sorun Alman Başbakanı’nın önümüzdeki yıl Hollande’ın bir daha seçilemeyecek olduğunu düşünmesidir. İşte bu nedenle normal olarak önümüzdeki Salı günü Merkel ile Hollande baş başa yemek yiyecekken bu yemeğe İtalyan Başbakanı Renzi de çağırılmıştır. Merkel, İngiltere’nin ayrılışı gibi önemli bir konuda kendisinin yanında sadece Hollande’ın bulunmasının zayıf kaçacağını düşünmüştür.   Hollande ise Merkel’e karşı Almanya’da koalisyon ortağı olan sosyal demokratlarla temasını sıklaştırmaktadır. 

Ya aşırı sağ gelirse? 

Alman-Fransız kavgasında ülke olarak Almanya ağır bassa da Fransa politik işbirlikleriyle bu açığı kapatmaya uğraşmaktadır. Ancak bu alanda da Merkel’in en büyük beklentisi önümüzdeki mayıs ayında Fransız sağının lideri Sarkozy’nin iktidara gelmesidir. Zaten işte bu nedenle geçen hafta Merkel Sarkozy ile Berlin’de uzun uzun görüşmüştür. Peki, ama ya o tarihte Fransa’da iktidara aşırı sağ gelirse? Elbette ki Merkel böyle bir ihtimale inanmıyor ama bilinen o ki son dakikaya kadar Brexit’e de inanmamıştı. O kadar ki hükümetinin Avrupa İşleri Sözcüsü haftalık konferansını aynı saatte tutmuş, kendisi de Bavyera’dan gelecek bir heyetle tartışmak için Potsdam’a gitmişti. 

Para, para, para 

Batmakta olan Titanic gemisini andıran Avrupa’da işler böyle. Alman Dışişleri Bakanı’nın AB kurucularını İngiltere’yi acil bir “boşanma” için sıkıştırması sosyal demokrat olan Steinmeier’in de Fransa gibi daha sıkı bir birlik fikrini bir an önce gündeme getirmek istemesinden gelmektedir. Merkel’in “acele etmeyelim” çağrısı İngilizleri savunmaktan çok bu fikri ekarte etmek anlamına geliyor. Peki, Cameron niye ayak sürüyor? Çünkü Londra bankacılık sektörü yani City’de 2 milyon 200 bin kişi çalışıyor ve İngiltere’nin AB’den çıkması en azından 100 binlerce kişinin işsiz kalması demek. Avro üzerinden işlem yapma hakkının kaybolması ve diğer mali kayıplar da cabası. İngilizler ince ve kurnaz pazarlıklara girişerek birçok edinilmiş haklarını korumak peşindeler.  Bu noktada neden Juncker’ın İngilizlere bu kadar şiddetli tepki gösterdiğini de anlıyoruz. Kendisi Lüksemburgludur.  İngiltere’nin kaybettiği pastadan önemli bir bölümünü bir bankacılık ülkesi olan Lüksemburg’a taşımak için çok iştahlıdır.  
Bu yazımda size Avrupa değerlerinden küçük bir demet sundum.  Ne yüce değerler değil mi?  Herkes birbirine kazık atmak ve üstünlük kurmak peşinde.  

Mete Yarar : Tesadüflere inanmam

Al Capone (ABD’de yaşamış İtalyan asıllı bir mafya lideri) yaşadığı dönemde çok ilginç bir söz sarf etmiştir: “Bir adamı sabah gördüğümde hafızama yazarım. Öğlen aynı adamı bir daha görürsem kuşkulanırım. Akşam karşılaştığımda tereddütsüz silahımı çekerim. Tesadüflere asla inanmam”...

***

Açıkçası bir mafya lideriyle aynı düşüncede olmak istemem ama ben de hayatta tesadüflere fazlasıyla inanmam.

Hatırlayanlarınız bilir. 1991 yılında Saddam Hüseyin’in kuzeye ve güneye doğru yaptığı askeri harekatlar sonucunda binlerce insan başka ülkelere sığınmak zorunda kalmıştı. O dönemde kurulan çekiç güç sayesinde ülke fiili anlamda üçe bölünmüştü. Bir çoğunuz bunları hatırlar. Fakat bunun dışında bir çoğunuzun hatırlamadığı başka bir şey daha olmuştu. ABD ve İngiliz gizli servisleri Kürt ve Şii nüfus içinden seçtikleri binlerce kişiyi önce Guam Adası’na sonra da kendi ülkelerine götürmüşlerdi.

Bu kişileri ülkede ciddi anlamda bir istihbarat eğitiminden geçirdikten sonra hangi göreve getireceklerse onun eğitimini vermeye başlamışlardı. Bu kişiler daha sonra beklenildiği gibi Saddam’ın devrilmesinden sonra ilgili görevlere getirildiler. Yani 13 sene önce atılmış projeyi hayata geçirdiler.

Evet, gördüğünüz üzere sabahleyin bir kişiyle karşılaştık.

Aradan yıllar geçti ve Suriye’de yavaş yavaş Kürt hareketinin küçük ayaklanma hamleleri başladı. Bu yıllar da ABD’nin Irak’a geldiği tarihlerdir. Kamışlı dahil olmak üzere bölgede karşılıklı çatışmalar yaşanmıştır. O dönem Kürt hareketi içinde yükselen bir isim ön plana çıkmıştı. Salih Müslim ismi Suriye içinde duyulmuştu. Ülkede kalması artık sakıncalı bir hal almaya başlamıştı. Yine kurtarıcı ABD devreye girerek Salih Müslim’i bir operasyonla ülke içinden dışarı çıkarmayı başarıyordu.

***

Yine aynı operasyonun içinde bugün çok ismini duymadığınız bir kişiyi de yurt dışına çıkarıyorlardı. Bu kişi daha sonra İran’ın başına bela olacaktı. Bu arada çıkartılan kişilerin yurt dışında ne yaptıkları da ilk Guam’a götürülenler gibi muammaydı. Ama bir benzerlik kaçınılmazdı. Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de bu ekip ABD özel kuvvetlerine ve gizli servise öncülük yapıyordu.

Yıllar önce Irak’ta planlanan senaryonun bir benzeri, on yıl sonra Suriye’de gerçekleştiriliyordu. Öğlen vakti aynı kişiyi görüyorduk.

Sizce akşam vakti aynı kişiyi nerde ve nasıl göreceğiz. Bir tahmin edin ve kenara yazın. Yıllar sonra tahmininizi değerlendirirsiniz.

Memlekette tartışılanları gördükçe nelerin gizlenmeye çalışıldığını anlamaya da başlıyorsunuz. PYD armasına takılanların neleri kaçırdığını bir kez daha hatırlatmak istedim. Bu arada ABD’nin hangi ülkeden kimleri kendi ülkesine götürdüğünü de düşünmenizi istedim.

Bazı şeyleri ayıp olmasın diye yazmadım bile. Ama sormak isterim. Salih Müslim ve Guam Adası’na götürülenler dahil olmak üzere hangi ülke toprakları kullanılarak operasyon gerçekleştirilmiş ve yurt dışına götürülmüşlerdir.

***

Basit bir mafya babasının bile hayatta kalmak için bulduğu çözüm neden ülkemizde hayatta olmaz sizce. Ceyhun Bozkurt’la beraber yazdığımız “Bu delilleri bir araya getirmeyecektiniz” kitabında uzun uzun bu konuyu anlatmaya çalıştım. Merak eden orada bunun cevabını bulabilir.

Ben son kez sözümü söyleyeyim; devletler arasında yaşanan olaylardaki tesadüflere fazla inanmam.

Muhsin Kızılkaya : Düşünce özgürlüğü bunun neresinde?

 

 Ben bir yazarım.

Hiçbir silahlı örgütle ilişkim yok.

“Özyönetim olsun da halkı ben yöneteyim” demiyorum.

“Memlekette diktatörlük var” diye bas bas bağırıp “proletarya diktatörlüğü” için yanıp tutuşmuyorum. Hayatım boyunca ceberut devletin insan haklarına aykırı uygulamalarıyla mücadele ettim.

Hayatımın bu kısmında da, aynı devletin yerine geçip Kürtlere hayatı zehir eden bir tedhiş örgütünün uygulamalarına karşı çıkıyorum.

Bunu da kimseyi tehdit etmeden, kimseye hakaret etmeden yazıyla, sözle yapıyorum.

***

Şimdi sadede geliyorum.

21 Haziran 2016 Salı günü PKK’nın tepe yöneticilerinden birisi olan Bese Hozat’ın bir röportajı yayınlandı Özgür Gündem Gazetesi’nde. Hani son günlerde koca koca gazetecilerin, aydınların yardımına koştuğu gazete var ya işte onda.

Kendisiyle röportaj yapan “silahlı örgüt militanı”, Hozat’a, İmralı’da yatan Öcalan’la görüşmelerin hâlâ sürüp sürmediğini soruyor.

Cevap şöyle:

“Devlet heyetinin Önder Apo ile görüştüğü tamamen bir yalan ve özel savaş propagandasıdır. Bu propagandayı yapmak için bazı hain tipler özel savaş merkezlerinde görevlendirilmişlerdir. Bu hain, ajan tiplerin başında Galip Ensarioğlu, Muhsin Kızılkaya, Orhan Miroğlu ve Mehmet Metiner gelmektedir. Düşürülmüş, halk düşmanı bu tiplerin hepsi MİT elemanıdır. Kürt halkının kanı ve büyük bedellerle yarattığı değerleri faşist rejime peşkeş çekerek kendilerini yaşatmaya çalışıyorlar. Bu rezil yaşamlarını garantiye almak için de fiziki ve kültürel soykırım politikalarının militanlığını yapıyorlar.”

***

Bese Hozat bu sözleri nerede söylüyor?

Muhtemelen sığındığı İran topraklarında bir dağda...

Söyleyebilir mi?

Söyleyebilir, dağda değil mi?

Peki sorun nerede?

Sorun yayıldığı yer.

Peki bu sözler nerede yayılıyor?

İstanbul’da.

Hangi gazetede?

Özgür Gündem’de.

Ne zaman?

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar’ın “nöbetçi genel yayın yönetmeni” olarak görevi devraldığı gün.

Evet, o gün!

(Şimdi, “Hedef gösterildik, az kalsın vuruluyorduk ey halkım unutma bizi” diye bağıran Can Dündar’a bir alıştırma sorusu: Bese Hozat’ın bu sözlerini kendi gazetende yayınlar mıydın Sayın Dündar? “Yayınlamazdım” diyorsan, bunu yayınlayan gazeteye yardıma koşmak düşünce özgürlüğünün neresine girer? Dündar cevabı düşünedursun, biz devam edelim.)

***

Bu röportajın yayın günü Can Dündar’ın “nöbetine” denk gelmiş olması tamamen bir tesadüf olabilir.

Daha önce nöbetçi yayın yönetmenliği yapmış olan Hasan Cemal’in, Aydın Engin’in, Murat Çelikkan’ın, Mustafa Sönmez’in, Celal Başlangıç’ın, Ragıp Duran’ın ve isimlerini buraya sığdıramayacağım bir yığın “nöbetçi aydının”, “nöbet gününe” de denk gelebilirdi.

Emin olun, bu “nöbetçilerin” hiçbiri bu röportajı getirmiş olan “örgüt militanına”, “Götür kardeşim bu lafları, burası dağ başı değil, yasalar var, hukuk var, üçü şu anda milletvekili, biri eski milletvekili şu anda gazeteci olan bu şahıslara karşı silahlı bir örgütün yöneticilerinden birinin söylediği bu sözleri yayınlarsak, hem onları hedef göstermiş oluruz, hem de bir terör örgütünün propagandasını yapmış oluruz, bu yardım ve yataklık suçuna girer, başımızı belaya sokma” demezdi.

Demezdi, çünkü Bese Hozat bizi nasıl “düşman” görüyorsa... Neyse gerisini söylemeye dilim varmıyor.

Peki bizi onların gözünde “düşman” yapan şey ne?

Biz Kürt’üz ve onlar gibi düşünmüyoruz. Erdoğan’a düşmanlık yapmıyor, Kürt meselesinin silahla çözülmeyeceğini, barış istiyorlarsa eğer, silahlarını bırakıp önderlerinin dediği gibi “siyaset yapmalarını” söylüyoruz, o kadar.

Bu gazeteyle dayanışmaya gidenlerin tümü bu gerçeği biliyor. Ama canlı bombalarla, tonlarca patlayıcıyla insanları berhava eden bir tedhiş örgütünü, Recep Tayyip Erdoğan’la olan “ideolojik hesaplaşmalarının” aracı olarak kullanıyorlar ya, işte bu çok fena...

***

Bese Hozat’ın bana yönelik sözleri umurumda değil. Hepsini ziyadesiyle kendisine iade ediyorum. “Halk düşmanı” yaftasını, karakışta Kürt halkının evlerini başına yıkanlar benim boynuma asacaksa, o yaftayı şeref madalyası gibi taşımaya hazırım.

Sözüm, bu sözleri yayınlayan gazeteye “basın özgürlüğü”, “düşünce özgürlüğü” adına meslek dayanışmasına giden koca koca gazetecilere.

***

Duran Kalkan, Mustafa Karasu ve Bese Hozat’ın köşe yazarlığı yaptığı gazeteye gidip “nöbete” yazılan bu “cengâver aydınlara” göre, “Özgür Gündem bilmediklerini onlara öğrettiği için” yardımına gidiyorlar.

Haklısınız!

Hozat, Kalkan ve Karasu’dan öğreneceğiniz çok şey var.

Canlı bomba taliminden arta kalan zamanlarında bol bol köşe yazısı yazıyorlar nasılsa!

“Nöbette” köşe yazısı okumak yasak değil ki!

 

Yiğit Bulut : AB nereye gidiyor?

 

“Nereden gelip, nereye gittiğini bilmeyen AB” kendini analiz edemeden sürekli Türkiye takıntısı üstünde yoğunlaşıyor...

“Türkiye 3000 yılına kadar giremez” diyen İngiltere “3 gün içinde kaos’a sürüklenirken, “Türkler katliam yaptı” diyen Almanlar’ın 75 yıl önce fırınlarda yaktığı çocukların yaşıtları o günleri hatırlıyor ve anlatıyorlar. Avrupa’nın densizliği sadece bu iki ülke ile de sınırlı değil. Afrika’da Müslümanlar’ı katleden Fransa’nın “Türkiye soykırım yapmadı” demeyi kanunla yasaklaması da ayrı bir komedi... Ya bundan 100 sene önce coğrafyamızı İngiliz aklıyla işgal eden, camilerimizi yakan, bebeklerimizi süngülere geçiren taşeron Yunanlılara ne demeli! Üstelik yalnız da değiller Fransız, İtalyan ve daha nice orducuklar! Nice korkaklar!

Sevgili dostlarım, yıllardır yazıyorum, konuşuyorum, “AB çökecek” diye neredeyse bağırıyorum... Ve AB çöküyor, parçalanıyor, yüzyıllardır Müslümanlar’a, coğrafyamıza, insanlığa verdiği zararlar adeta Takdir-i İlahi içinde tahsil edilme yoluna giriyor...

Bu noktada Türkiye’ye, coğrafyamıza, milletimize, ümmetimize yüzyıllardır kan ve gözyaşından başka bir şey vermeyen Avrupa’nın içine düştüğü duruma ve düşeceği çok kötü durumlara “üzüldüm” dersem samimi olmam. Sizlerin de aynı duygulara sahip olduğunuzu düşünüyorum. Bu bağlamda Türkiye için en doğrusu “hasta adam Avrupa’dan” kendini ayırmak ve “kötü kadere” ortak olmamak!

Sonuç: YENİ bir DÜNYA kuruluyor ve bu düzen içinde Türkiye en büyük potansiyele sahip ülkelerden biri. Bu geleceği doğru görmemiz, analiz etmemiz ve fırsatları kaçırmadan adımlar atmamız gerekli...

Salih Tuna :  ‘Cumhurbaşkanımıza hakaretten Erdoğan’ı gözaltına almışlar’ hadi yumulun!

 

Paralel örgüt tarafından domuz bağıyla öldürüldüğü iddia edilen gazeteci Haydar Meriç haberlerine, “bozguncu medyadan” günlerdir bir ses bekledim.

Tıss yok.

Cumhuriyet, Sözcü ve Hürriyet başta olmak üzere Erdoğan karşıtlığı mevzubahis olunca sinekten yağ çıkartan köşe yazarları da hiç oralı olmamış.

Tabiri caizse, kulaklarının üzerine yatmışlar.

Zaten kripto paralelci Sözcü'de yazsa yazsa Yılmaz Özdil (belki bir de Soner Yalçın) yazardı.

Ne ki, o da Bekir Coşkun'la diploma tezviri üzerinden mizah üretme yarışına girişmiş.

Ayıptır yahu!

Yalan olduğunu bile bile nasıl hâlâ sürdürebiliyorsunuz? Bu ne paçozluk, bu ne müptezellik, bu ne acizliktir?

Hiç mi utanma kalmadı sizde! Bari “yalanı doğru söyleyin”, bu kadar pespayelik olur mu?

Sizin bu rezil hallerinizden cesaret alan “The Cemaat”in algı operatörleri de, “nasılsa bunlara ne verirsek yiyorlar” düşüncesiyle seri üretime geçmişler.

Erdoğan ve AK Parti aleyhine olsun da ne olursa olsun zihniyetindeki kripto paralelci Cumhuriyet gazetesi de zaten bu yalanlara aşeriyor.

Dün şu haberi yapmışlar: “Rasim Ozan Kütahyalı'ya 'Cumhurbaşkanı'na hakaretten gözaltı

Nasıl da ciddi pozlara yatmışlar, canlarım benim.

Haberi okuyalım. Mümkünse, Orhan Bursalı da okusun. Köşe yazdığı gazetenin paralelci algı operatörlerinin nasıl “hizmetçiliğine” soyunduğunu ola ki fehmeder.

Haber şöyle: “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a yakınlığı ile bilinen Sabah yazarı Rasim Ozan Kütahyalı'nın geçtiğimiz hafta Konya havalimanında polis tarafından gözaltına alındığı ortaya çıktı…

Peki nasıl kurtulmuş gözaltından?

Aynı gazeteden okuyalım: “Rasim Ozan Kütahyalı'nın gözaltına alındığı sırada kendisini bu durumdan kurtarması için Adalet Bakanı Bekir Bozdağ'ı aradığı iddia edildi…

Nasıl?

Bir taşla kuş sürüsü değil mi?

Sayın Cumhurbaşkanımız hem adı “yandaşa” çıkmış Rasim Ozan'a bile tahammül edemeyecek kadar diktatör, hem de kendisine yapılan hakareti bile işine geldiğinde görmezlikten gelecek (bir telefon marifetiyle yok sayacak) kadar adaletsiz…

Diyeceksiniz ki, bu saçmalığın müşterisi var mı?

Olmaz olur mu?

Erdoğan karşıtlığıyla malul hale getirildikleri için gerçeklerle tümüyle irtibatları kesilmiş bir yığın insan var memlekette.

Bundan olsa gerek, Rasim Ozan Kütahyalı da Sabah.com. tr'ye naçar bir açıklama yapmış: “Hayatımda çok komik olay yaşadım ama bundan daha absürt ve komiğini yaşamadım (…) Haberde Cumhurbaşkanı'na yakınlığı ile bilinen Rasim Ozan deyip ardından Cumhurbaşkanı'na hakaretten gözaltına alındığımı söylüyorlar. Tam anlamıyla komedi (…) İşin aslı şudur... Geçen hafta bizim Ahmet Çakar ve Abdülkerim Durmaz ile bir konferans için Konya'ya gittik. Diyarbakır Cezaevi'nde insanlara dışkı yedirdiği ve türlü korkunç işkenceler yaptığı binlerce tanığın ifadesiyle belgelenmiş bir işkenceciye işkenceci dediğim için oğlu benden şikayetçi olmuş ve ben de ihmal edip ifadeye gitmemişim. Onun ifadesini Konya'da verdim. Ahmet Çakar da olayın her anında benimle birlikteydi. Gözaltına falan da alınmadım. Olay budur...

Gelgelelim, yalancıların müşterisi ve hatta müptelası olanlar bu “gerçeği” de duymak istemeyecek, yok sayacaklardır.

Tıpkı, Marmara Üniversitesi'nin eski yeni rektörlerinin beyanlarına ve YSK'nın gönderdiği noter onaylı diplomaya rağmen utanmazca sürdürdükleri gibi.

Dolayısıyla…

Yılmaz Özdil veya Bekir Coşkun söz konusu yalan haberden şöyle bir mizah çalışması içine girebilirler: “Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan bu sabah Konya havaalanında Sayın Recep Tayyip Erdoğan'a hakaretten gözaltına alındı…

Devamı mizah kurgusu içinde gayet kolay: “Artık kendisine bile tahammülü kalmadı.

Hiç merak etmesinler bir yığın şebelek de yalanlarına yumulacaklardır.

Bu denli vahim bir patolojik vakıayla karşı karşıyayız. Nasıl düzelirler, çaresi var mıdır bunun, doğrusu bilemiyorum.

Artık sadece yalan dolanla iş görüyorlar. Ne tuhaf, mülâanecilerin karakteristik özelliği de budur.

Ondan sonra da efendim biz paralelci değiliz, diyorlar.

Kardeşim bin defa söyledim: Paralecilerin ürettikleri malzemeleri (yalanları) afiyetle tüketerek gönüllü propagandistlerine dönüştükten sonra ayrıca mülâane yapmanız, maklube yemeniz, şakirt olmanız falan gerekmez.

 

Şeref Oğuz : Yerli turiste kendi ülkesi neden pahalı?

 

Artan jeopolitik riskler, savaş uçağıyla birlikte petrol geliri de düşen Rusya ve terörün bileşkesinde sıkıntılı süreçten geçen turizme getirilen teşvikleri bir süredir yazıp çiziyoruz.
Şimdiye dek aklımda kalanları sıralayayım:
Peki, hükümet turizm sektörüne sıkıntılı süreçte neler yapıyor, kısa bir döküm verelim:
1-Turizm kredilerine erteleme ve taksit imkânı, 2- 400 bin ve üstü yolcu getiren operatörlere 100 bin liralık hibe, 3- Tüm dünyadan turist getiren charter uçuşlarına uçak başı 6 bin $ yakıt desteği, 4- Altı havaalanına bu desteği genişletme ve nisana kadar olan süreyi eylüle uzatma, 5- Türkiye'nin turizmdeki dış algısını yönetmek için dünya devi PR şirketleriyle anlaşma, 6-Yüzlerce blog yazar, gazeteciyi ülkeye davet etmek, 6- İstihdam destek paketini yeni illeri kapsayacak şekilde genişletmek...
Ve şimdi de zordaki turizmciye KDV desteği ile Eximbank kredileriyle nefes aldırmak... Turizmin ihracat gibi görülmesiyle gelen ilave teşvikler de cabası... Bunlar bir çırpıda aklıma gelenler...
Özetle hükümet sektör için elinden geldiğince, varını yoğunu bu alana teksif etmiş durumda. Bu aşamada sorum şu: Sektörün de bu süreçte darboğazı aşmak için bir şeyler yapması gerekmiyor mu? Her şeyi devletten beklemek yerine düştükleri yerden kalkmak için gayret sarf etseler fena mı olur?
Duyar gibiyim, "zaten şunu, bunu yapıyoruz" diyorlardır.
Ancak ben turizmcinin bir tür konfor tuzağında olduğu, krizin fırsata dönüşmesi için gereken enerjiyi sunmadığı kanaatindeyim. Misal pazarın %25'i sadece Rusya ve Almanya'dan geliyorsa, bunu çeşitlendirmek gerekmez miydi?
Yazımın başlığındaki soru misal? Madem turist gelmiyor, bu fiyatlar neden hâlâ yüksek? Komşumuz Yunanistan'ın neredeyse 10 katı fiyatları indirmek, yerli turisti cezbederek sezonu dolu geçirmek neden akla gelmez?
Efendim, "fiyatları indirirsek bir daha yükseltemeyiz" diyorlar. İyi de şimdiki krizi aşmak için "devlet gelmeyen turistin parasını ödesin" demekten öte çare yok mudur?
Yerli turist, sektörü pekala darboğazdan çıkarabilir oysa...

 

İbrahim Karagül : Yeni Avrupa haritası ve Avrupa iç savaşı..

 

2006 yılında Avrupa ve Amerika'yı vuran ekonomik krizi anlama konusunda iki eğilim ortaya çıktı. Birincisi, hükümetlerin, şirketlerin, sermaye çevrelerinin, var olan küresel ekonomik statükonun taraftarlarının tartışma şekliydi. Onlar krizin geçici olduğunu, hiçbir yapısal değişiklik gerekmediğini, güncel müdahalelerle üstesinden gelineceğini iddia ediyordu. Çünkü onlar, var olan kar/kazanç düzeninin yıkılmasını istemiyordu. Belli “yama”larla krizin üstesinden gelinecekti.

Özellikle ABD-Avrupa ekseni küresel ekonomik düzenin aynı zamanda küresel güç anlamına geldiğini bildiği için, daha paylaşımcı bir düzeni kabul etmenin Batı'nın üstünlüğünü sona ereceğine inanıyordu. Nitekim işin gerçeği de böyleydi. Bir dünya imparatorluğuna hükmediyorlardı ve bunu kimseyle paylaşmak istemiyorlardı.

Jeopolitik sarsıntılar başladı

İkinci çevre ise; daha çok düşünen, politik baskılara mesafe koyabilen, sermaye kontrolünün dışına taşabilen çevrelerin tartışma biçimiydi. Onlar, “ekonomik krizin aslında jeopolitik krizin habercisi olduğunu, Batı'nın kendi içinde güç mücadeleleri başlatacağını, sosyal huzursuzlukların artacağını, ulus üstü yapılanmaların tehlikeye girebileceğini” söylüyorlardı.

Var olan ekonomik ve siyasi düzenin acımasız bir Atlantik hükümranlığına dayandığını, onların bu gücü dünyanın geri kalanıyla paylaşmadığını, tek çözüm yolunun küresel ekonomik düzende yapısal/paylaşımcı yeni bir düzenleme olduğunu söylüyorlardı.

Örtülü dünya savaşı dönemi

Asya, Latin Amerika, Ortadoğu gibi, dünyanın güç arayışında olan başka bölgeleri bu anlamda Batı'ya çok büyük itirazlar yükseltiyor ama bunlar görmezden geliniyordu. Soğuk Savaş'tan sonra yeni bir dünya düzeni inşa edilememesinin tek sebebi bu ayrışma, anlaşmazlık hatta örtülü dünya savaşı şekline bürünen krizdi. Birçok ülke, itirazların açıktan dile getirmeye, yer yer meydan okumaya başlamıştı.

2006'tan bu yana hemen bütün yazılarda bu jeopolitik ayrışmaya, bunun nasıl bir çatışma hali alacağına, dünyayı nasıl bir uçuruma sürükleyeceğine, bir an önce adil ve dengeli bir güç yapılanmasının teşvik edilmesi gerektiğine dair konuları işlemeye çalıştım.

Türkiye'nin bu durumu iyi okuduğunu, yeni bir yol çizmeye çalıştığını, hatta açıktan itirazlar yükselttiğini, bu yüzden de ağır saldırılar altında kaldığını tartıştım. Ancak finans çevrelerinin günübirlik gürültüleri, bu tür düşünceleri susturdu. Bu, hem dünya genelinde hem de Türkiye'de böyle oldu.

Refah düzenlerini ayakta tutmak için ölüyoruz

ABD ve Avrupa'nın yoğun bir şekilde Ortadoğu/İslam dünyasına müdahale etmesi, kendi krizlerini örtme ve öteleme amaçlıydı. Yeni kaynaklar ve pazarlar paylaşıyorlar, çıkış yolu arıyorlardı. Coğrafyamıza reva görülen yıkım, bu kirli düşüncenin ürünüydü. Birçok ülke, devlet, millet, şehir bu yüzden harabeye döndü, büyük acılar yaşandı. Aslında hepimiz, Batı'yı kurtarmak için bedel ödüyorduk. Ülkelerimiz, insanlarımız, şehirlerimiz bedel ödüyordu. Onları kurtarmak, refah düzenlerini ayakta tutmak için ölüyorduk.

Operasyonlarını ülkelerimizdeki “iç işgalciler” üzerinden servis ediyorlar, biz onları kendi doğrularımız sanıyor ona göre pozisyon alıyorduk. Ama aslında ülkelerimizi, tarihimizi ve kendimizi vuruyorduk. 21. Yüzyılın en büyük hesaplaşmasının bizim coğrafyamızda olması bizi akıllandırmaya yetmedi maalesef. Oysa yaşanan büyük bir güç hesaplaşmasıydı ve biz burada sadece kurbandık.

Faşizm Avrupa'yı vuruyor

İngiltere'nin AB'den ayrılma kararı, bütün bu güç mücadelesini açık etti. Bu yönden hepimiz için hayırlı oldu. Resmi tam olarak ortaya koydu. Batı'nın kendi içindeki güç savaşını okuyabilecek hale geldik. Bize etnik, mezhebi veya herhangi bir kimlik üzerinden servis edilen ayrışmanın Batı içinde çok daha ağır kökleri vardı. Onların güç mücadeleleri, etnik ayrışmaları, zaafları bizden çok daha fazlaydı.

Ama bir şekilde kamufle ediliyordu. Şimdi açık oynama zamanı geldi. ABD'de yükselen faşizm dalgası, Atlantik kıyılarını vurdu. Avrupa uzunca bir süredir Birleşik Avrupa ruhunu kaybetti. Baltıklardan Doğu Akdeniz'e uzanan 508 milyonluk nüfus, birlik ruhundan çok milli kimliklerine dönmeye başladı. Kriz sonrası birçok AB ülkesi milli değerlerini arayışlara yöneldi. Almanların başını çektiği yeni Roma imparatorluğu çözülmeye, dağılmaya, çöküşe doğru gider oldu.

Zaten Kıta Avrupası ile Kuzey Avrupa ülkeleri hiçbir zaman ortak bir değerde buluşamadı. İngiltere, Alman-Fransız ekseninin oluşturduğu AB içinde dışarıdan bir güçtü ve Birliği her kritik durumda sabote ediyordu. Yakın gelecekte Kuzey ülkelerinden sonra Güney Avrupa ülkeleri de kendi yollarına gitme arayışlarına girişecek. Özellikle İtalya ve İspanya'nın itirazlarını dikkatle takip etmek gerekiyor.

O hegemonya parçalanacak

22 Temmuz 2007 tarihindeki “Avrupa Birliği Parçalanıyor” başlıklı yazımdan birkaç not aktarayım: “Biz, krizin jeopolitik çözülme boyutuyla daha çok ilgileniyoruz. ABD ve Avrupa'yı, dünyanın merkez ekonomisini vuran krizin, küresel denklemi kökünden sarsıp yeni güç yapılanmasının önünü açacağına inanıyoruz. Çok yakın bir gelecekte bu değişimin dramatik örneklerini göreceğiz. Ekonomik, siyasi ve askeri hegemonyanın parçalandığına, ABD'nin daha da içe kapandığına, Avrupa Birliği projesinin belki de çöktüğüne tanık olacağız.”

Birkaç yıl önce, parçalanmanın haritaları tartışılıyordu. Bunların hiçbiri boşuna değildi. “Birleşik Avrupa”nın, “Parçalanan Avrupa”ya veya bölgesel birlikteliklere doğru gideceği söyleniyordu. Bu tartışmalara göre Avrupa Birliği'nin dağılma haritası şöyle gerçekleşecekti:

Yeni Avrupa haritası

Alman bölgesi: Almanya, Avusturya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Hırvatistan, İsviçre, Slovenya, Slovakya..

Kuzey Bölgesi: İsveç, Norveç, Finlandiya, Danimarka, İzlanda, Estonya, Litvanya ve Latviya… Bu Baltık ülkelerinin Rusya tehdidine karşı en yakın müttefiki Almanya olacak..

Doğu Avrupa ülkeleri: Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Macaristan, Romanya ve Bulgaristan… Kendi içinde bölgesel bir yakınlaşmaya gidebilir…

Akdeniz ülkeleri: İtalya, İspanya, Yunanistan, Portekiz, Kıbrıs Rum Kesimi ve Malta..

Fransa ve İngiltere ise her hangi bir bloka mensup sayılmıyor. En sonunda İngiltere kendi yolunu seçti ve çözülmenin ilk adımını atarak belki Birleşik Avrupa fikrini mezara gömdü.

AB 11 Eylül'de çöktü

Aslında Avrupa ruhu ve değerleri çoktan mezara gömülmüştü. Bunu yapan kendileri oldu. Özgür düşünceyi; çok kültürlülüğü, birarada yaşama felsefesini çoktan terketti Avrupa. 11 Eylül sonrası, elli yıllık proje rafa kaldırıldı. Almanya Başbakanı Angela Merkel'in “aslında biz yanılmışız” itirafı geçmişi değil geleceği işaret ediyordu. 11 Eylül'den hemen sonra vatandaşlık yasalarından göçmen yasalarına, iç güvenlik uygulamalarına kadar her şeyi değiştiren Avrupa'nın merkez ülkeleri hızla otoriterleşmeye başladı.

Arap Baharı ve üzerinde oynana oyun sadece bizim coğrafya ile sınırlı değildi. Yayılacak, Batı başkentlerini, sokaklarını vuracaktı. Ortadoğu'daki huzursuzlukların kaynağı özgürlük, adaletse Avrupa'da huzursuzluk sebebi refah kaybı olacaktı.

Bir süre sonra refaha alışmış toplumların bencilliklerini, acımasızlıklarını, tahammülsüzlüklerini, devletlerin katı uygulamalarını, katı mali ve güvenlik önlemlerini, sosyal patlamalara karşı olağanüstü yasalar uyguladıklarını göreceğiz.

Bu yüzden hep şunları söyledik:

Şam'a bakarken, Kahire'ye bakarken, Yemen'e, Basra Körfezi'ne bakarken gözlerimizi kaldırıp Atina'ya, Barselona'ya, Paris'e de bakmak zorundayız. Güç mücadelesi de, öfke de, hınç da, hesaplaşma da Batı'nın kendi içindedir.

Kanlı mı olacak kansız mı?

Atlantik'in iki yakası, Avrupa ve Amerika'yı yeni bir güç yapılanması bekliyor. Bu çok sancılı, belki de kanlı olacaktır. Yeni Avrupa haritasına göre Rusya da bu duruma taraf olacaktır. Yeni kriz Avrupa'nın kendi içinde, Doğu sınırlarında patlayacaktır. Kişisel olarak Avrupa'nın bu krizi yönetemeyeceğini düşünüyorum.

Belki de dünya, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı'ndaki kamplaşma düzenine savruluyor. Küresel travmalar hep bu coğrafyadan çıkmıştır ve belki yine oradan çıkacaktır. AB düşüncesi, 3. Dünya Savaşı'nı önlemeye dönüktü. Bunu belli bir süre başardılar ama yolun sonuna gelinmiş gibi. Ayrıca, iki dünya savaşında da dünyanın geri kalanında hiçbir güç yoktu. Şimdi onlara her alanda meydan okuyabilecek güçler çıktı ortaya ve bu Avrupa'nın işini çok daha zorlaştırdı.

Herkes kendi evine dönüyor

Bizim coğrafyamız şu an dünyanın kaos coğrafyasıdır. Öyle planlandı, krizler bu amaçla servis edildi. Ama inanın, asıl kavga Batı'nın kendi içinde yaşanacaktır. Artık Atlantik dünyanın merkezi olma özelliğini kaybetmiştir. Dolayısıyla bu kaybediş onları birbirine karşı daha da hırçınlaştıracaktır. Siz, tarihte İngilizlerle Almanların birlikte hareket ettiğini nerede gördünüz. Bu, yapay bir görüntüydü ve sona erdi. Herkes evine dönüyor şimdi. Herkes tozlu raflardan kendi geçmişini çıkarıyor, onları bugüne çağırıyor.

“Avrupa iç savaşı” kavramını yadırgamayın. Siyasi tarihin büyük bölümü Avrupa iç savaşından oluşuyor çünkü. Bütün bunlar endişe verici gelimelerdir. Ama bizim için tek teselli; belki ellerini biraz olsun bizim ülkelerimizden ve coğrafyamızdan çekerler.

Yine sağlam durmak, dik durmak, “acımasız direniş” ekseninde durmak düşüyor bize.

Hikmet Genç : Muasır medeniyetler seviyesi düştü!

 

Demokrasi, medeniyet onlarda...
Dünya barışı onlardan sorulur...
Ne de olsa muasır medeniyetler seviyesi!...

'Savaşma seviş' derler... Ama dünyanın en gelişmiş silahlarını da onlar yaparlar...

Ne de olsa Avrupa teknolojisi?!...

Dünyanın bir çok ülkesini sömürerek, kolonileştirerek ve dahi milyonlarca insanı katlederek ya da köleleştirerek kurdular o muasır medeniyeti!...

Böylece zenginleştiler ve muasır medeniyet oldular… Ne yapsalar meşru, ne deseler doğru!...

Yarım asırdan fazladır işte o medeniyete gireceğiz diye bekliyoruz...

Bir ara fasıllarla yatıp fasıllarla kalktık... 'Hangi fasıl ne zaman açılacak, hangi fasıl açılırsa gireriz, hangi fasıl vizeyi kaldırır...' tartışıp durduk... Şimdi o faslı kapattık!...

Bir de AB müktesebatı diye bir şey vardı...

Son olarak 'terörizm ile ilgili müktesebatı AB'ye uyumlu yapın, teröristlere nazik davranın, vize serbestisini onaylayalım' dediler...

Dünyanın en tehlikeli terör örgütleri sınırımızın ötesinde…, Teröre karşı tarihimizdeki en sıkı mücadelemizi veriyoruz, herifçioğlu diyor ki, “terörle mücadele müktesebatını gevşet”…

Medeni oldukları kadar yüzsüzler de!...

Avrupa şehirlerinde terör örgütü çadır kurabiliyor, meydanlarda paçavralarını sallayabiliyor, o paçavralar Avrupa Parlamentosu'na kadar da giriyor!… (Avrupalı arkadaş, biraz da kendi çapulcuna gevşesen iyi olur, biz de feci endişeliyiz… Demokratik açıdan!...)

Velhasıl bıktık fasıllardan, müktesebattan!...

Herifler hesaplayamadılar… “Ortadoğu'daki savaş bize dokunmaz, teknoloji bizde, silah bizde.., satarız işimize bakarız” dediler…

'Mülteci meselesini uzaktan takip ederiz' deyip onca insanın hayatını kaybetmesini umursamadılar…

Sınırlarımızı sıkı tutarız yangın bize ulaşamaz zannettiler…

Denizde boğulanları, savaştan kaçanları görmezden geldiler… Bize; 'siz mültecileri alın, biz size para verelim' dediler… Onu da yapmadılar…

Velhasıl, AB medeniyeti vicdanları kanattı, insanlıktan sınıfta kaldı...

Britanya karar verdi, 'ben gidiyorum' dedi… Almanya nasıl toparlarım, o kadar parayı nerden bulurum diye ağlıyor…

Fransa bir yandan iç çatışmalarla uğraşırken, diğer taraftan AB belirsizliğinden dolayı endişeli…

Hollanda ve Belçika biz de ayrılsak mı diye tartışmaya başladı bile…

'Brexit'ten sonra diğer 'exit'lerini tartışan ülkeler var artık;

Fransa (Frexit), Yunanistan (Grexit), İtalya (Italeave), Çek Cumhuriyeti (Czechout), Avusturya (Oustria), Hollanda (Nrexit), Danimarka (Dexsit), Finlandiya (Finish), Slovakya (Slovakout), Portekiz (Departugal…

Eh ne diyelim, hepinize hayırlı exit'ler!...

Kimse boşuna 'AB dağılırsa biz de dağılırız' gibi bir vehme kapılmasın… (O eskidendi, Almanya yenilince biz de yenilmiş sayılıyorduk!...)

Herifler uzatmaları oynuyorlar…

İddiası olan, meydan okuyan Türkiye bu krizi fırsata çevirebilir!...

Ne diyordu Erdoğan; 'Dünya 5'ten büyüktür…'

Ne diyordu Cameron;'Türkiye'nin AB üyeliği 3000 yılını bulur!...'

Bunu demeyecektin Mr.Cameron... Evet dünya 5'ten büyüktür ve muasır medeniyetler seviyesi de yerlerde sürünmektedir!...

Madem giremiyoruz, biz de dağıtırız!…

Bekle de gör Cameron!...

Aziz Üstel : Günümüzde İslam’a karşı Haçlı savaşları

 

Afganistan’ın Sovyet işgalinden sonra ABD ve Batılı ortakları kolları sıvayarak bu belayı defetmenin yolarını aramaya başladılar. İlk yapılacak iş, Sovyet işgalcilere karşı bir gerilla savaşı  örgütlemekti. Bu amaca yönelik, Cidde’deki ABD  vize bürosuna baş vurular 1987-89 yılları arasında olağanüstü sayıda arttı. Bu vize bürosunda yöneticilik yapan  Michael Springman BBC’de yayınlanan bir söyleşide bu baş vurularla ilgili şöyle demişti: “Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, Suudi Arabistan’la ilgili olmayan bir çok kişiye vize vermem için bana baskı yaptı. Bu durumu şikayet ettim. Gerek Genel Müfettişlik gerekse de Diplomasi Güvenliği Birimleri şikayetlerime kulak asmadı. Sonradan öğrendim ki bu kişileri örgütleyen ve vize baş vurusu için  gönderen kişi Usama Bin Ladin’di ve bunlar Afganistan’da Sovyetlere karşı savaşacak mücahitlerdi ve ABD’de kurulan eğitim kamplarına gidiyorlardı.”

Soyetlerin  Afganistan işgaline karşı mücahitleri örgütleme tasarısının mimari Başkan Carter’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski,  ABD’nin mücahitleri Afganistan’da 3 Temmuz 1979  tarihinde yani Sovyet işgalinden altı ay önce örgütlemeye başladığının doğru olup olmadığı yolunda, La Novelle Observateur adlı Fransız gazetesinin sorduğu bir soruya şöyle cevap vermişti:

“Resmi tarihe göre CIA’nin mücahitlere yardımı Sovyet ordusunun 24 Aralık 1979’da Afganistan’a müdahelesiyle başlar. Gerçekteyse Başkan Carter Kabil’deki Sovyet yanlısı yönetime karşı karşı savaşanların desteklenmesi yönündeki ilk emrini 3.7.1979’da vermişti. Ben Başkan’a böyle bir girişimin önünde sonunda Afganistan’ın Sovyetlerce işgaline yol açacağını yazılı olarak Başkana bildirdim.”

Brzezinski’ye göre ABD’yi yönetenlerin tek derdi, Sovyetler için bir tür Vietnam yaratmak değildi Afganistan topraklarında. Asıl amaç belki de İslam’ı yeniden biçimlendirmek ve kurulacak yeni dünya düzeninde etkili bir silaha dönüştürmekti.

Brzezinski, Sovyetlerin Afganistan’ı işgale başladığı gün Başkan Carter’a yazılı bir not iletmişti: “Artık Sovyetlere kendi Vietnamlarını hazırlama imkanını sağladık.”

İslam mücahitlerinin daha sonraları teröre yönelmelerini El Kaide’ye dönüşmesini ön görebilmiş miydi? Bunun cevabını Brzezinski’nin şu açıklamasında bulabiliriz:

“Dünya tarihinde hangisi daha önemlidir? Taliban mı SSCB’nin çökmesi mi? Kışkırtılmış üç beş Müslüman mı yoksa Doğu Avrupa’nın özgürleşmesi ve Soğuk Savaşın bitmesi mi?”

ABD sonraki yıllarda Afganistan’da işlevini tamamlamış mücahitlerin Avrupa’ya yayılmalarını hele de Bosna’ya uzanmalarını sağladı. Usama Bin Ladin’e Viyana’da Bosna pasaportu verildi. Arnavutlukta o sıralar boy göstermeye başlayan  UÇB adlı örgütü desteklemek amacıyla bir çok mücahit Makedonya ve Bosna’ya gitti; UÇB’ye (Usthria Clirimtare e Kosovés—Kosova Kurtuluş Ordusu) katıldı.  UÇB Bin Ladin’in kurduğu insani yardım örgütlerinin (?) paralarıyla silahlandı ve saldırılarına başladı. Bu paraların çok büyük bir bölümü Amerika, Batı Avrupa ve Suudi Arabistan kaynaklıydı.  El Kaide’nin önde gelen yöneticileri Batılı gizli servislerce eğitilmişti. Burada sorulması gereken soru şudur: El Kaide gerçek bir örgüt müdür yoksa Batının dış politikasının bir propaganda malzemesi midir? (Jürgen Alsasser-Alman araştırmacı gazeteci) 

El Kaide İslam’a karşı açılan ve Başkan Bush’un ağzından kaçırdığı haçlı savaşı için uydurulmuş bir yalan mıdır? Bu yalansa eğer, Trump gibi kafatasçı faşistlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu yalansa eğer Müslüman coğrafyasının kan ve ateşle sınanmasına yol açmıştır.  Neredeyse bir gecede ortaya çıkan DEAŞ’ın bu kadar kısa sürede örgütlenip çağdaş sihlarla, tanklarla donatılması nasıl mümkün olmuştur? Irak ordusu neden Musul’u hem de silahlarını bırakarak kaçmıştır? Bu soruların yanıtını bulduğumuz gün ta 3 Temmuz 1979’a uzanan ve İslam’a karşı başlatılan bu amansız savaşın sırlarını açıklamaya başlayacağız.

Fadime Özkan : Dr. Hasan Basri Yalçın: ABD Suriye’de PKK devleti kuruyor

 

YALÇIN: Obama döneminde ABD sistemden çekildi, dünyadaki hegemonik istikrar bozuldu. Suriye’deki güvenlik maliyetini bölge ülkeleri ödüyor o yüzden. ABD gözetiminde oluşturulan PKK devletine karşı Türkiye bir an önce harekete geçmeli.

 

Yeni sürüm ‘böl parçala yönet’e karşı ne yapalım?

Obama döneminde Amerika’nın Suriye politikası var mıydı? Halihazırda Suriye’de ne yapmaya çalışıyor? Yeni sürüm ‘böl parça yönet’ siyaseti Suriye’de bir PKK devletini de kapsıyor mu? Türkiye kendi sınırında ‘ya DAEŞ ya PKK’ diyerek dayatılan terörün devletleşmesi sürecine izin verecek mi? Müttefiki ABD’nin PKK desteği karşısında ne yapabilir? AB dağılmanın eşiğine mi geldi? Yeni Başbakan ile Türkiye yeni bir dış politika mı belirlemeli? Yeni dönemin eşiğinde sorularımızı İstanbul Ticaret Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Yard. Doç. Dr. Hasan Basri Yalçın cevapladı. Dr. Yalçın uluslararası ilişkiler teorisi ve uluslararası güvenlik felsefesi çalışıyor.

Başbakan’ın daha az düşman, daha çok dost sözünü siz de dış politikada yeni dönemin mottosu olarak mı okudunuz?

Türkiye’nin son on yılına bir dış politika vizyonu damga vurdu. Kimisi buna sıfır sorun politikası, kimisi ekonomik entegrasyon dedi. Yeni Osmanlıcılık diyen de eksen kayması diyen de oldu. Bir vizyon vardı. Ortadoğu’da Türkiye’yi merkezi bir aktör yapmak için odağını geniş tutan, diplomasiyi ve ekonomik ilişkileri önde tutan, Türkiye’nin nüfuz alanını genişletmek isteyen bir vizyon. 2011’e dek sorunsuz işledi.

DIŞ POLİTİKAYI TIKAYAN ARAP BAHARI DEĞİLDİ

Türkiye’nin bu vizyonu Arap Baharı ile mi sonlandı?

Kesinlikle katılmıyorum.

Arap Baharını Türkiye’nin vizyonu mu tetikledi peki?

Üçüncü sebep vardı. Arap Baharını tetikleyen de dış politikada tıkanmaya sebep de basit bir uluslararası denklemdir.

Nedir?

Hegemonik istikrar kavramı. 2003’den 2010’a Ortadoğu’da ABD hegemonyası vardı. ABD kabadayı gibi mahallenin merkezinde olduğu için diğerleri birbirinden güvenlik tehdidi hissetmiyordu. Sistem istikrarlıydı. Mahalle sakinleri kabadayıyı sevmese de birbirlerine sataşmaya cesaret etmiyordu. İran ile Türkiye, Türkiye ile Suriye, Suriye ile Suudi Arabistan, Suudi Arabistan ile Mısır birbirlerinden güvenlik tehdidi hissetmezler bu sayede. Dolayısıyla 2003-2010 arasında Türkiye’nin o açılımlarını yapabilmesini sağlayan şey ABD’nin bölgedeki varlığıydı aslında.

ABD BÖLGEDEN AYRILDI, ORTADOĞU KARIŞTI

 Ama mahalle mahvoldu?

Evet Irak’ta milyonlarca insan öldü, bölge karışt, sorunlar çıktı. Üstelik demokratikleşme olacaktıysa da ket vuruyor, terörü bölgeye taşıyor. Ama yan etki olarak da devletlerarası ilişkilerin daha istikrarlı yürümesine sebep oluyor. Uluslararası istikrar denilen bu kamu faydasını ABD ürettiği ve maliyetine katlandığı için diğer ülkeler de başka alanlara yatırım yapabiliyorlardı. Mesele buydu. ABD’nin Irak’tan çekilmesiyle sistem çöktü. Öncesinde İran nükleer müzakerelerinde ABD’ye karşı oy kullanabilirsiniz. Ama ABD gider gitmez Kürecik’e kalkan koydurursunuz. Öncesinde Suriye’de ortak kabine toplar sonrasında olaylar çıkınca ‘taraf tutalım ki iş karışırsa güvenlik tehdidi olmasın’ dersiniz. Dolayısıyla o güvenlik maliyetini kendiniz üstlenmek zorunda olduğunuz için güvenliğinizi artırmaya çalışırsınız. Diğer ülkeler de bunu yapar, bu spiral kendini yaratır. Güvensizlik kendiliğinden doğar.

SURİYE TÜRKİYE YÜZÜNDEN Mİ BU HALDE?

Suriye’deki savaşın sebebi Türkiye’dir diyenler var?

Birilerini suçlamak için yapılan ideolojik bir okuma bu. Halbuki net: Amerika sistemden çekildiği için bu oldu. Türkiye’nin uluslararası sistemi etkileyebilecek etkisi yok zaten. Türkiye’nin kendince öncelikleri var. O dönemlerde geniş bir perspektiften takip ediyordu bunu ama güvenlik öne çıkmışken o ajandayla olmaz.

ABD bu siyasetle hem istediğini alıyor hem de rakiplerini bertaraf ediyor öyle mi?

Kesinlikle. Bakın ABD Suriye gibi bir ortamı Irakta yaşatabilmek, yani dünyanın dört yanındaki terörist örgütleri bir yere toparlayabilmek için milyarlarca dolar harcadı. Irak’ı istikrarsızlaştırarak tüm terör örgütlerini oraya toplandılar. Çeçenistan’daki cihatçıların hepsi Irak’a gelmişti. Şimdi neredeler? Hepsi Suriye’de! Neden? Çünkü orası artık bir terör cenneti. Terör cennetinde kimler savaşıyor? Hizbullah ile DAEŞ. Hizbullah ile Nusra. Birbirleriyle savaşmasa kimle savaşacak? ABD ile Batı ile savaşacak.

TÜM TERÖR ÖRGÜTLERİNİ SURİYE’DE TOPLADILAR

ABD, PYD konusunda Türkiye’ye niye yalan söylüyor?

Amerika gözünüzün içine bakarak PYD’yi destekliyor, Suriye’ye gir diyor. Amerika bunu diyor çünkü siz ne kadar az aktörle ilişkideyseniz ona o kadar mahkum olursunuz. İran’la Rusya’yla vd ile sorun yaşadıkça ABD’ye daha mahkûm hale geliyoruz. Amerika ise uzakta durduğu için kimseye mahkûm kalmıyor. Bizim Suriye’de yapmamız gereken şey bunu tersine çevirmek.

RUSYA İLE KONUŞMAK ABD’Yİ HAREKETE GEÇİRİR

Nasıl? Nedir o vizyon?

Kolay değil. Devlet kurumlarının olasılıkları hesaplayacağı bir planlama gerek. Bu süreç bize çok zarar veriyor. Maliyet çok arttı. Mülteciler de terörde de. Türkiye’nin önceliği  savaşa girmemekti, hala öyle. Şimdi resmin tamamen dışına çıkıp “ben yokum” diyebilmeli. ABD Halep’te kilitledi Rusyayı. Muhaliflerin yeterli destek görmediği kuzeyde Rusya’nın Halep’i geçebilme ihtimali ABD’yi tedirgin eder, bir şeyler yapar. ‘Mülteciler Avrupa’ya isterlerse giderler, müttefiklerden destek gelmiyor zaten’ tavrını koymalıyız. Riskli ama Türkiye’nin karşılık verebileceğini göstermek, resmi bozmak için yapılabilecek manevralar bunlar.

ABD SURİYE’DE KCK DEVLETİ İÇİN ZORLUYOR

PYD-PKK Suriye’de fiziken var artık ve Türkiye’nin uyarılarına rağmen Fırat’ın batısına da geçecek gibi?

Batısına geçemeyecekler. Rusya ve İran ile ağlarımızı arttırsak o resim ters çevrilebilir.

Amerika ne yapıyor, Türkiye’nin sınırında bir PKK devleti mi oluşturuyor?

Nereye kadar götüreceğini veya ne istediğini bilmiyorum ama süreç oraya doğru gidiyor. Sürece kabaca gözlem üzerinden baktığımızda PKK-PYD bir siyasal varlık orada yaratılmak isteniyor. Ne kadar çok aktör varsa bölgede Amerika’nın o kadar işine geliyor, dolayısıyla bir KCK devleti kurulmasını da muhtemelen tercih ediyor Amerika. Bunu zorluyor.

ERDOĞAN’A RAKİP ARIYORLARhttp://imgs.star.com.tr/imgsdisk/2016/06/27/270620160044257776954_3.jpg

Uluslararası sistem Erdoğan’ı açıkça hedef alıyor. Ama Erdoğan seçilimiş yetkilendirilmiş meşru bir lider. Sizce bu durum daha ne kadar böyle sürer?

En prestijli organlar bile Erdoğan düşmanlığı yapıyor. Erdoğan’dan rahatsızlar. Bu sebeple Davutoğlu, Gül veya Kılıçdaroğlu -isim mühim değil- kimle işbirliği yapabilirlerse onu Erdoğan’a rakip yapmaya çalışıyorlar. Bu durum sürdürülemezmiş gibi dursa sürüyor bir şekilde. Ama daha ne yapabilirler ki. Ailevi konuşmalarını basına mı sızdırırlar? Suikast mı düzenlerler? Yeni Gezi mi yaparlar? PYD’ye destek mi verirler? Hepsini gördük. ABD neyi  yapmadı ki şimdiye dek, neden korkacağız? Cesur bir değerlendirme olabilir ama şu bir gerçek. Yaptıkları her şey Erdoğan’ı daha da güçlendirmekten başka sonuç doğurmadı. Gezi, Paralel vs olmasaydı Erdoğan tek başına ve bu kadar güçlü bir lider olarak çıkar mıydı ortaya? Erdoğan odak seçilince o da lider olarak rolünü iyi oynadı ve vazgeçilmez hale geldi. Bir taraf yıkmaya çalışmaktan, diğeri yıkılmamaktan vazgeçmedi.

AB TÜRKİYE’Yİ İSTEMİYOR, BU AÇIK

İngiltere AB’den ayrılıyor. AB’nin isteksizliği Türkiye’yi de karar noktasına getirdi. Erdoğan’ın “gerekirse referanduma gideriz” açıklaması sizce taktik mi gerçek mi?

AB de bizi aldatmaya çalışıyor. Vizesiz kabul antlaşması mesela. Türkiye’deki şartları dikkate alarak Davutoğlu’na destek gibi küçük uyanıklıklar yaptı. Şunu görmeliyiz. Avrupa Türkiye’yi AB’de görmek istemiyor. Yoksa AB’nin katılım için üç kriterini Bulgaristan tamamlıyor, Türkiye tamamlamıyor öyle mi? Bunlar hikâye. Vizesiz seyahat bahsi de öyle. İnatçı bir Türkiye Avrupa’yı çok rahatsız ediyor. İlişkiyi koparmadan ‘iyi madem, ben de şunu yapıyor seni bekliyorum’ diyen Türkiye Avrupa’yı rahatsız ediyor. Lanet olsun gidiyorum deseydi AB’nin işine gelecekti.

ABD AB’Yİ DE ETKİLEDİ

AB dağılacak mı sizce?

ABD’nin sadece Ortadoğu’dan değil dünyadan çekilmesi durumu var burada. Bu durum sadece Ortadoğu gibi Avrupa’yı da etkiledi. Almanya’nın Rusya’yla sorunu, Fransa’nın Ortadoğu politikası gibi AB de birbiriyle sorun yaşamaya başladı. Ama Avrupa’da istikrarın tarihi daha eski. Ayrıca AB’yi mümkün kılan şey Almanların Fransızların birbirlerini çok sevmesi değil Almanya’nın ABD işgali altında olmasıdır. Soğuk savaş boyunca AB’yi yükselten şey buydu. Fransa 1950’lerde Almanya’dan korkardı. Fransa’nın 2008’de yazdığı güvenlik belgesiyle 2013’teki güvenlik belgesi aynı değil. 2009 itibariyle Fransa NATO’ya üye oldu çünkü Fransa için AB projesi bitti.

Amerika sürekli yalan söylüyor

Amerika, Türkiye için nasıl bir strateji uyguluyor peki?

Maalesef ABD kadar Türkiye’ye zarar veren başka aktör yok şuan. Rusya dahil. Rusya ve İran’la, bölge ülkeleriyle yaşanan sorunların temel sebebi ABD’nin sorumluluklarını yerine getirmemesi. Suriye sürecinin başından beri Amerikalılar yüzlerce yalan söyledi. Esed’e müdahaleden insani yardıma, uçuşa yasak bölgeden eğit donata her seferinde yalan söylediler. Ama o kadar merkezi bir rol oynuyor ki ABD onunla o diplomatik müzakerelere devam etmek zorunda kalıyorsunuz. Bile bile lades yani.

Türkiye PYD’ye operasyon yapsın

Yalan ve zorlamalarla Türkiye’yi kopuşa ittiğini değerlendiremiyor mu Amerika?

Mesele tam da o! Türkiye Rusya’ya, İran’a, Mısır’a, İsrail’e karşı yalnız kalır, terslik yapamaz diye düşünüyor ama artık başka sorular sorma vakti. Madem Amerika gelmiyor, gelmeyecek o zaman biz PYD’ye neden operasyon yapmıyoruz? Bakalım ABD ne yapacak? Bu sıkışmışlıktan çıkış için her seçenek sorulmalı konuşulmalı.

 
YeniAkit
27 Haziran 2016

YORUM YAPIN

Yorumlarınız editörlerimiz tarafından okunup onaylandıktan sonra yayına alınacaktır.

Hiç yorum yapılmamış

YAZARIN DİĞER MAKALELERİ Tümü
BU KATEGORİDEKİ DİĞER MAKALELER
ÖNE ÇIKANLAR Tümü
YAZARLAR

Copyright © 2018 Sesli Makale - Tüm Hakları Saklıdır.

Rta Yazılım

; ;